İki Yılın Sessizliği: Kızım Beni Artık Görmek İstemiyor
“Zeynep, lütfen… Sadece bir kez konuşalım, olur mu?”
Sesim titreyerek mutfakta yankılandı. O an, telefonun ucunda kızımın nefesini duymak için neler vermezdim. Ama yine sessizlik. İki yıldır süren bu sessizlik, evin duvarlarını bile soğutmuştu. Her sabah, kahvaltı masasının başında, Zeynep’in en sevdiği reçeli hâlâ masaya koyuyorum. Sanki bir gün kapıdan içeri girecekmiş gibi… Ama o reçel hep dokunulmadan kalıyor, ben de her akşam onu kaldırırken gözyaşlarımı saklamaya çalışıyorum.
Her şey, Zeynep’in üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmesiyle başladı. O zamana kadar aramızda küçük tartışmalar olurdu, ama hiçbir zaman bu kadar uzaklaşmamıştık. Eşim Yavuz’la ayrıldıktan sonra Zeynep bana daha da yakın olmuştu. Onunla birlikte hayata tutunmuştum. Ama İstanbul’a taşındıktan sonra, aramızdaki bağ yavaş yavaş inceldi. Önce haftada bir aramaları azaldı, sonra ayda bire düştü. Sonra… Sonra tamamen sustu.
Bir gün, telefonum çaldı. Zeynep’in numarasını görünce kalbim yerinden fırlayacak sandım. Açtım, ama karşımdan öfkeli bir ses yükseldi:
“Anne, neden sürekli arıyorsun? Neden bana nefes alacak alan bırakmıyorsun?”
O an ne diyeceğimi bilemedim. Sadece, “Kızım, merak ediyorum, iyi misin diye…” dedim. Ama o, “Beni rahat bırak! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum!” diye bağırdı ve telefonu kapattı. O günden sonra bir daha ne aradı, ne de mesaj attı.
İlk başlarda, belki de yoğunluktandır diye düşündüm. Sonra, belki de bana kırgındır, biraz zaman geçince geçer dedim. Ama zaman geçtikçe, içimdeki boşluk büyüdü. Her gün, Zeynep’in çocukluğundan kalma fotoğraflara bakıp, nerede hata yaptığımı anlamaya çalıştım. Onu çok mu sıktım? Çok mu korumacı davrandım? Yoksa babasıyla olan ayrılığımızda onu yeterince dinlemedim mi?
Bir akşam, komşum Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce, “Fatma, kızınla ne zamandır konuşmuyorsun?” diye sordu. Gözlerim doldu, “İki yıl oldu, Ayşe abla. Sanki ciğerimden bir parça kopmuş gibi…” dedim. O da kendi oğluyla yaşadığı sorunları anlattı. “Çocuklar büyüyünce, kendi yollarını çizmek istiyorlar. Ama annelik kolay değil, içimizdeki endişeyi susturamıyoruz,” dedi. O an, yalnız olmadığımı anladım ama bu, acımı hafifletmedi.
Bir gün, Zeynep’in eski arkadaşı Elif’i markette gördüm. Dayanamadım, “Elif, Zeynep nasıl? İyi mi?” diye sordum. Elif, biraz duraksadı, sonra “İyi, çalışıyor, kendi ayakları üzerinde duruyor. Ama… biraz içine kapanık. Sizi çok özlediğini sanmıyorum, ama bazen eski günlerden bahsediyor,” dedi. O an, içimde bir umut kıpırtısı oldu. Belki de Zeynep hâlâ beni düşünüyordur, belki de bir gün döner diye düşündüm.
Ama sonra, geceleri yalnız başıma otururken, kendi annemi hatırladım. Ben de gençken ona karşı çok sert davranmıştım. O zamanlar anlamamıştım, ama şimdi onun ne hissettiğini iliklerime kadar yaşıyorum. Annem bana, “Bir gün sen de anne olacaksın, o zaman anlarsın,” derdi. Haklıymış.
Bir sabah, posta kutusunda Zeynep’in adını taşıyan bir zarf buldum. Ellerim titreyerek açtım. İçinde kısa bir not vardı:
“Anne, lütfen beni anlamaya çalış. Kendi hayatımı kurmak istiyorum. Sürekli kontrol edilmekten yoruldum. Sana kırgın değilim, ama bir süre görüşmek istemiyorum. Zeynep.”
O notu defalarca okudum. Gözyaşlarım zarfın üzerine damladı. Onu anlamaya çalıştım, ama içimdeki boşluk daha da büyüdü. Ben sadece onun iyi olmasını istiyordum. Ama belki de sevgimi yanlış gösteriyordum. Belki de ona nefes alacak alan bırakmamıştım.
Bir gün, Yavuz aradı. “Fatma, Zeynep’le konuştun mu?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “O da benimle konuşmak istemiyor.” Yavuz bir süre sustu, sonra “Belki de biraz zaman tanımalısın. Zeynep büyüdü, kendi kararlarını vermek istiyor,” dedi. O an, Yavuz’a da kırıldım. Sanki bütün yükü benim omuzlarıma bırakmıştı. Oysa ben tek başıma mücadele ediyordum.
Geceleri, Zeynep’in odasına girip onun eski oyuncaklarına bakıyorum. Kokusu hâlâ yastığında duruyor. Bazen, onun çocukken bana sarılışını hatırlıyorum. “Anne, beni bırakma,” derdi. Şimdi ise, o beni bırakmış gibi hissediyorum.
Bir gün, mahallede bir düğün oldu. Herkes ailece gelmişti. Ben ise tek başıma bir köşede oturuyordum. Herkesin yanında çocukları vardı. O an, içimdeki yalnızlık daha da büyüdü. Eve dönerken, gözyaşlarımı tutamadım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, Zeynep’in çocukken yaptığı bir resmi buldum. Üzerinde, “Annemle en mutlu günüm,” yazıyordu. O resmi göğsüme bastırıp ağladım.
Bazen düşünüyorum, belki de Zeynep haklı. Belki de onu çok sıktım, çok korumacı davrandım. Ama bir anne olarak, nasıl susabilirdim? Onun başına bir şey gelmesinden korkuyordum. Türkiye’de genç bir kızın tek başına büyük şehirde yaşaması kolay değil. Her gün haberlerde kötü şeyler duyuyordum. O yüzden, belki de sevgimle onu boğdum.
Şimdi, her sabah yine aynı masada oturuyorum. Telefonum elimde, Zeynep’ten bir mesaj bekliyorum. Belki bir gün, “Anne, nasılsın?” diyecek. Belki bir gün, kapıdan içeri girecek. Ama o gün gelene kadar, ben bu sessizliği taşımaya devam edeceğim.
Sizce, bir anne sevgisi ne zaman fazla olur? Kızımı kaybetmemek için ne yapmalıydım?