Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil: Elif’in Günlüğü
“Elif Hanım, lütfen… Beni eve gönderin, yalvarırım!”
Zeynep’in gözleri yaşlı, sesi titrek. Sabahın köründe, hastanenin soğuk koridorlarında yankılanan bu feryat, içimi delip geçti. O an, elimdeki hasta dosyasını sıkıca kavradım; kalbim göğsümde bir yumruya dönüştü. Zeynep’in annesi, kapının hemen dışında, ellerini ovuşturuyor, gözlerini kaçırıyordu. İçeri girdiğimde, Zeynep’in incecik sesiyle tekrar karşılaştım:
“Ne olur, Elif Hanım… Annemden uzak durmak istiyorum. Beni eve göndermeyin!”
Bir anlık sessizlik… O an, kendi annemle yaşadığım çatışmalar geldi aklıma. Annemin bana çocukluğumdan beri yüklediği sorumluluklar, asla yetememe korkusu… Zeynep’in gözlerindeki korku bana çok tanıdık geldi. Ama ben doktorum; duygularımı bir kenara bırakıp profesyonel davranmalıydım. Yine de içimde bir şeyler kırıldı.
Zeynep’in annesi, Ayşe Hanım, içeri girdiğinde yüzünde yapmacık bir gülümseme vardı. “Kızım biraz hassastır,” dedi. “Evde daha iyi bakarım ben ona.”
Zeynep’in gözleri kocaman açıldı, dudakları titredi. “Lütfen…”
O an karar verdim: Bu işte bir gariplik vardı. Zeynep’in dosyasını tekrar gözden geçirdim; intihar girişimi, açıklanamayan morluklar… Ama annesi her seferinde ‘düşmüştü’ diyordu. İçimdeki şüphe büyüdü.
O gün vizite çıkarken hemşire Derya yanıma yaklaştı:
“Elif Hanım, Zeynep dün gece çok ağladı. Annesiyle yalnız kalmak istemiyor.”
Başımı salladım. “Derya, gözünü dört aç. Annesiyle yalnız bırakma onu.”
Kendi annemi düşündüm yine. Babam öldükten sonra annemle baş başa kalmıştık. O da bana hep ‘güçlü olmalısın’ derdi ama bazen sevgisiyle baskısı birbirine karışırdı. Zeynep’in yaşadıklarıyla kendi geçmişim arasında ince bir çizgi vardı sanki.
Akşam eve döndüğümde annem sofrada beni bekliyordu. Yüzünde yorgun bir ifade vardı.
“Nasıldı günün?” diye sordu.
“Yoğundu,” dedim kısaca. Konuşmak istemiyordum ama annem ısrarcıydı.
“Yine mi o kız? Elif, kendini fazla kaptırıyorsun hastalarına.”
“Anne, o kızın yardıma ihtiyacı var,” dedim hiddetle. “Sen anlamazsın!”
Annemin gözleri doldu. “Ben de zamanında yardım istedim ama kimse duymadı,” dedi sessizce.
O gece uyuyamadım. Kafamda Zeynep’in korkulu bakışları ve annemin sözleri dönüp durdu. Sabah hastaneye gittiğimde Zeynep’in odasında bir hareketlilik vardı. Ayşe Hanım yüksek sesle hemşirelerle tartışıyordu:
“Kızımı benden uzak tutamazsınız! Ben onun annesiyim!”
Zeynep yatağında büzülmüş, elleriyle kulaklarını kapamıştı. Yanına oturdum.
“Zeynep, bana güvenebilirsin,” dedim yavaşça.
Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Kimse bana inanmıyor… Annem bana zarar veriyor ama herkes ona inanıyor.”
İçimde bir öfke kabardı. Zeynep’in söylediklerini ciddiye almak zorundaydım ama elimde kanıt yoktu. Psikiyatriyle görüştüm; sosyal hizmetleri aradım. Herkes prosedürlerden bahsediyordu ama ben o çocuğun gözlerindeki korkuyu görüyordum.
O gün öğle arasında hastane bahçesinde yürürken eski arkadaşım Gülcan’la karşılaştım.
“Elif, iyi misin? Çok solgunsun.”
“Bir hastam var… Annesiyle ilgili şüphelerim var ama kimse ciddiye almıyor.”
Gülcan başını salladı. “Türkiye’de aile kutsaldır ya… Anneye laf söylenmez! Ama bazen en büyük kötülük en yakınından gelir.”
Bu sözler beynimde yankılandı. Eve döndüğümde annem yine sofrada bekliyordu ama bu kez konuşmadık. Sadece sessizce yemek yedik.
Ertesi sabah hastaneye gittiğimde Zeynep’in odası boştu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemşire Derya’yı buldum.
“Ne oldu Zeynep’e?”
“Annesi gece yarısı gelip almış… Başhekim izin vermiş.”
Dizlerimin bağı çözüldü. O an kendimi suçlu hissettim; daha fazlasını yapmalıydım! Ama sistemin duvarları vardı ve ben o duvarlara çarpıp duruyordum.
O gece anneme sarıldım ilk defa uzun zamandır olduğu gibi.
“Anne, bazen insan en yakınındakine bile güvenemiyor,” dedim ağlayarak.
Annem saçımı okşadı. “Bazen de en büyük yarayı onlar açar kızım.”
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Zeynep’ten haber alamadım; vicdan azabıyla yaşamaya başladım. Hastanede her yeni hasta bana Zeynep’i hatırlattı. Annemle aramızdaki mesafe ise hem azaldı hem çoğaldı; çünkü artık birbirimizin acısını daha iyi anlıyorduk.
Şimdi geceleri günlüğüme yazıyorum: Hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş… Peki ya siz? Siz hiç en yakınınızdan şüphe ettiniz mi? Ya da yardım isteyen birinin sesini gerçekten duyabildiniz mi?