Bir Yüzüğün Ardındaki Sessizlik: Gülseren’in 55. Yaş Gecesi
“Gülseren Hanım, 55. yaşınız kutlu olsun!” diye bağırdı sunucu, mikrofonun cızırtılı sesiyle. Herkes alkışladı, masaların üstünde şampanya kadehleri tokuştu. O an, eşim Halil’in bana uzattığı kutunun içinden çıkan altın yüzükle gözlerim kamaştı. Şık bir kutu, içi kadife… Üzerinde mavi bir safir. Herkesin gözü üzerimdeydi, Halil’in gözlerinde ise alışık olduğum o mesafeli bakış. “Çok teşekkür ederim Halil,” dedim, sesim titreyerek. O an herkes mutluluğumu konuşuyordu ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Küçük kızım Elif yanıma sokuldu: “Anne, çok güzelsin bu gece.” Saçlarımı okşadı. Oysa ben, aynadaki yansımama bakınca sadece kırışıklıklarımı ve yorgun gözlerimi görüyordum. Kız kardeşim Sevim, kulağıma eğildi: “Bak, Halil bu sefer gerçekten düşünmüş seni.” Sözlerinde bir iğne vardı sanki; yıllardır süren evliliklerinin gölgesinde kalan bir kadının alaycı sesi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes dans ederken ben masada yalnız kaldım. Halil iş arkadaşlarıyla kahkahalar atıyor, oğlum Murat ise telefonuna gömülmüş, sevgilisiyle mesajlaşıyordu. Annem uzaktan bana bakıyor, gözleriyle “Sabret kızım” der gibi bakıyordu. İçimde bir boşluk… Sanki herkesin arasında görünmez bir duvar vardı.
Birdenbire çocukluğum aklıma geldi. Babamın bana doğum günümde aldığı ilk oyuncak bebek… Annemin yaptığı kekin kokusu… O zamanlar mutluluk ne kadar kolaydı. Şimdi ise lüks restoranlarda, pahalı hediyelerle süslenen bir hayatın içinde kaybolmuş gibiydim.
Halil yanıma geldi, elini omzuma koydu: “Gülseren, bu gece senin gecen. Biraz gülümse artık.” Gözlerimin içine bakmadı bile. Yüzüğe baktım tekrar; o kadar pahalıydı ki, sanki parmağımda bir ağırlık vardı. “Teşekkür ederim Halil,” dedim yine. Ama içimden geçenleri söyleyemedim: Yıllardır konuşmadığımız şeyleri… Birbirimize dokunmadan geçen geceleri…
Sevim masaya geri döndü: “Bak Gülseren, herkes seni konuşuyor. Ne güzel bir aile oldunuz.” Gülümsedim ama içimdeki kırgınlık büyüdü. Sevim’in eşiyle yaşadığı kavgaları biliyordum; ama en azından kavga edebiliyorlardı. Biz ise Halil’le suskunluğun içinde kaybolmuştuk.
O sırada Elif yanıma tekrar geldi: “Anne, babam sana neden hiç sarılmıyor?” Küçük kızımın gözlerinde merak ve biraz da hüzün vardı. Ne diyebilirdim ki? “Bazen insanlar sevgilerini farklı gösterir Elif’ciğim,” dedim. Ama kendimi bile inandıramadım.
Gecenin sonunda herkes yavaş yavaş dağılırken Halil arabayı getirmeye gitti. Sevim yanıma oturdu: “Gülseren, mutlu musun gerçekten?” Bir an sustum. Yutkundum. “Bilmiyorum Sevim,” dedim sessizce. “Bazen çok yalnız hissediyorum.” Sevim elimi tuttu: “Sen güçlü bir kadınsın. Ama bazen güçlü olmak da yorucu.”
Eve döndüğümüzde Halil hemen televizyonun karşısına geçti. Ben ise mutfağa gidip çay koydum; eski bir alışkanlık. Yüzüğü çıkardım, masanın üstüne bıraktım. O an Halil geldi: “Neden çıkardın yüzüğü?”
“Çok ağır geldi Halil,” dedim istemsizce.
Halil bir an durdu, sonra başını çevirdi: “Senin için en iyisini istiyorum Gülseren.”
“En iyisi bu mu gerçekten?” dedim gözlerim dolarak. “Yıllardır aynı evdeyiz ama birbirimize ne kadar uzağız farkında mısın?”
Halil sustu. İlk defa sustuğu için minnettar mı olmalıydım yoksa daha mı çok üzülmeliydim bilmiyorum.
O gece uyuyamadım. Yüzüğe baktım tekrar; parıltısı odanın karanlığında bile göz alıcıydı ama içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
Sabah Elif yanıma geldi: “Anne, üzgünsün biliyorum.” Sarıldı bana sımsıkı. O an anladım ki; hayat bazen en parlak hediyelerin ardında en derin yalnızlıkları saklayabiliyor.
Şimdi size soruyorum: Hiç kalabalıklar içinde bu kadar yalnız hissettiniz mi? Bir yüzüğün parıltısı sizi gerçekten mutlu edebilir mi?