İkinci Şans: Yağmurlu Bir Akşamda Başlayan Hayatımın Hesaplaşması
“Bu yağmur hiç dinmeyecek mi?” diye içimden geçirdim, gözlerim camdan dışarıya, gri bulutların arasından süzülen damlalara takılmışken. Ofisteki floresan ışıkları başıma ağrı yapıyordu. Saat yediyi geçmişti, herkes çoktan gitmişti. Sadece ben ve müdürümüz, Kemal Bey, kalmıştık.
Monika’nın – pardon, Merve’nin – sesi yankılandı kulaklarımda: “Eda, gidiyor musun?”
“Biraz daha kalacağım. Eşim gelip alacak beni,” dedim. Yalan söyledim. Aslında kimse beni almaya gelmeyecekti. Evde bekleyen bir eşim vardı ama son zamanlarda aramızda soğuk bir duvar örülmüştü.
Merve gittiğinde ofis daha da sessizleşti. Kemal Bey masasından kalkıp yanıma geldi. “Eda Hanım, siz hâlâ buradasınız? Geç oldu.”
“Birazdan çıkacağım, teşekkürler,” dedim, gözlerimi kaçırarak. O an, telefonum titredi. Annem arıyordu. Açmadım. Annemle konuşmak istemiyordum çünkü yine aynı şeyleri soracaktı: “Çocuk düşünüyor musunuz? Eşinle aran nasıl? Neden bu kadar geç çalışıyorsun?”
Ofisten çıktığımda yağmur daha da hızlanmıştı. Şemsiyemi açıp dolmuşa yürüdüm. Islak kaldırımlar, arabaların farlarında parlıyordu. İçimde bir boşluk vardı; sanki her damla biraz daha büyütüyordu o boşluğu.
Eve vardığımda salonun ışığı açıktı. Eşim Serkan, televizyonun karşısında, elinde telefonuyla oturuyordu. Kapıyı açtığımda başını kaldırmadı bile.
“Hoş geldin,” dedim sessizce.
“Hoş bulduk,” dedi, gözlerini ekrandan ayırmadan.
Mutfağa geçip çantamı bıraktım. Buzdolabını açıp bir şeyler atıştırmak istedim ama iştahım yoktu. O an, Serkan’ın telefonu çaldı. Ekranda ‘Ayşe’ yazıyordu. İçimde bir şeyler koptu; Ayşe onun iş arkadaşıydı ama son zamanlarda adını çok sık duymaya başlamıştım.
Serkan telefonu açıp mutfağa geldi. “Ayşe aradı, yarınki sunum için bir şeyler sordu,” dedi savunur gibi.
“Tabii,” dedim, gözlerimi kaçırarak.
O gece yatağa girdiğimizde aramızda kilometrelerce mesafe var gibiydi. Sırtını döndü bana. Ben de tavana bakarak düşündüm: Ne zaman bu kadar yabancı olduk? Ne zaman birbirimize dokunamaz hale geldik?
Ertesi sabah annem yine aradı. Bu sefer açtım.
“Eda, kızım, iyi misin? Yüzün hiç gülmüyor son zamanlarda.”
“İyiyim anne.”
“Bak kızım, evlilik kolay değil. Sabretmek lazım. Herkesin derdi var.”
“Biliyorum anne.”
Ama bilmiyordu annem; ben sabretmekten yorulmuştum.
O gün işyerinde Merve yanıma geldi.
“Eda, iyi misin? Dünkü halin hiç iyi değildi.”
“İyiyim,” dedim yine yalan söyleyerek.
Merve masama eğildi: “Bak, ben de evliliğimde çok zor günler geçirdim. Ama kendini kaybetme sakın. Ne olursa olsun önce kendini düşün.”
O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü ofiste ağlamak zayıflık sayılırdı.
Akşam eve dönerken Serkan’dan mesaj geldi: “Geç geleceğim, toplantı var.”
Bunu kaçıncı kez söylediğini hatırlamıyordum bile. Eve gidip pijamalarımı giydim, televizyonu açtım ama hiçbir şey izleyemedim. Sonra eski fotoğraflarımıza baktım; gülümseyen iki genç insan… Şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiydik.
Bir hafta sonra annem ve babam bizi yemeğe çağırdı. Serkan’la birlikte gittik ama yol boyunca tek kelime konuşmadık.
Yemekte annem yine başladı:
“Eda, Serkan’la aranız nasıl? Torun sevmek istiyoruz artık.”
Serkan boğazını temizledi: “Her şey yolunda teyze.”
Babam ise bana baktı: “Kızım mutlu musun?”
O an gözlerim doldu ama yutkundum: “Mutluyum baba.”
Ama değildim.
Yemekten sonra annem mutfağa çağırdı beni:
“Bak kızım, evlilikte bazen susmak gerekir. Erkekler böyledir; işten güçten kafaları dolu olur. Sen biraz daha anlayışlı ol.”
O an içimde bir öfke kabardı: Neden hep kadınlar susmak zorunda? Neden hep bizden fedakârlık bekleniyor?
Eve döndüğümüzde Serkan yine telefonuna gömüldü. Dayanamadım:
“Serkan, bizimle ilgili bir sorun mu var?”
Başını kaldırdı: “Ne demek istiyorsun?”
“Bilmiyorum… Sanki aramızda bir mesafe var gibi.”
Serkan iç çekti: “Eda, işim çok yoğun biliyorsun. Biraz rahat bırak beni.”
O gece ilk kez ağladım; sessizce, yastığa gömülerek.
Ertesi gün işe gitmek istemedim ama mecburdum. Ofiste işler yoğundu; Kemal Bey yeni bir proje verdi bana. Akşam çıkışta Merve ile kafede buluştuk.
“Merve, ben galiba mutsuzum,” dedim.
Merve elimi tuttu: “Boşanmayı mı düşünüyorsun?”
O kelimeyi ilk kez yüksek sesle duydum ve irkildim.
“Bilmiyorum… Annem asla kabul etmez. Babam üzülür… İnsanlar ne der?”
Merve gözlerimin içine baktı: “Eda, insanlar ne der diye yaşarsan kendi hayatını hiç yaşayamazsın.”
O gece eve döndüğümde Serkan yine yoktu. Masanın üstünde bir not buldum: “Geç geleceğim.”
Kendimi camın önüne attım; yağmur yine yağıyordu. İçimdeki fırtına dışarıdakiyle yarışıyordu sanki.
Bir hafta sonra Serkan eve geldiğinde yüzünde bir ciddiyet vardı.
“Eda, konuşmamız lazım,” dedi.
Oturduk karşılıklı.
“Sanırım ikimiz de mutsuzuz,” dedi Serkan.
Başımı salladım; gözyaşlarımı tutamadım artık.
“Belki de yollarımızı ayırmak en doğrusu…”
O an içimde hem bir acı hem de hafiflik hissettim.
Ailem öğrendiğinde annem günlerce konuşmadı benimle. Babam ise sessizce sarıldı:
“Kızım, sen mutlu ol yeter ki.”
Şimdi yeni bir hayata başlıyorum; yalnız ama kendim olarak… Yağmur hala yağıyor bazen ama artık korkmuyorum.
Sizce kadınlar neden hep susmak zorunda bırakılıyor? Kendi mutluluğumuz için savaşmaya değer mi? Yorumlarınızı merak ediyorum.