Hemşire Eşim ve Gecelerinin Ardındaki Sır
“Yine mi gece nöbeti Zeynep?” diye sordum, sesim titreyerek. O ise gözlerini kaçırdı, çantasını aceleyle toplarken, “Evet, acil serviste eksik var, mecburum,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Son zamanlarda eve sadece haftada üç gece geliyordu. Eskiden nöbetleri düzensizdi ama bu kadar sık değildi. Yatakta yalnız uyanmaya, akşam yemeklerini tek başıma yemeye alışmaya çalışıyordum ama her geçen gün içimde büyüyen bir huzursuzluk vardı.
Zeynep’le on yıl önce, üniversitede tanışmıştık. O zamanlar hayata umutla bakan, gözleri ışıl ışıl bir kızdı. Ben ise mühendislik okuyordum, hayallerimiz vardı: küçük bir ev, sıcak bir aile, belki bir çocuk… Evlenince her şeyin daha güzel olacağını sanmıştım. Ama hayat, insanın önüne hiç beklemediği sınavlar çıkarıyor.
Zeynep’in hemşireliği seçmesiyle gurur duydum. İnsanlara yardım etmek onun için bir tutku gibiydi. Ama son bir yıldır, işine olan bağlılığı sanki evliliğimizin önüne geçmişti. Önceleri anlamaya çalıştım. Sağlık çalışanlarının pandemiyle nasıl savaştığını, ne kadar yorulduklarını biliyordum. Ama pandemi bitmişti, nöbetler bitmemişti. Zeynep’in gözlerinin altındaki mor halkalar, yorgunluğu, bana karşı mesafesi… Bir şeyler ters gidiyordu.
Bir akşam, annem aradı. “Oğlum, Zeynep’i hiç göremiyoruz. Bir derdi mi var?” dedi. Annemle aram hep iyiydi, ama Zeynep’in ailesiyle de arası son zamanlarda soğumuştu. Bayramda bile annesine gitmemişti. “Yoğun, anne,” dedim, ama içimde bir şüphe daha büyüdü.
Bir gece, Zeynep’in telefonuna bir mesaj geldi. O banyodaydı. Ekranda “Cemile Hemşire” yazıyordu. Mesajda sadece bir adres ve “Acil, gelmen lazım” yazıyordu. Adresi Google’da arattım, hastaneye yakın bir apartman çıktı. O an içimde bir şeyler koptu. Zeynep banyodan çıkınca, telefonu elinden almak istedim ama kendimi tuttum. O gece uyuyamadım. Sabah işe gitmek için evden çıkarken, Zeynep hâlâ dönmemişti.
O gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Akşam eve dönerken kararımı verdim: Zeynep’i takip edecektim. O akşam, Zeynep yine nöbete gideceğini söyledi. “Seni bırakayım mı?” dedim. “Gerek yok, otobüsle giderim,” dedi. O çıktıktan sonra hemen peşine düştüm. Taksiyle onu uzaktan takip ettim. Önce hastaneye uğradı, sonra o adrese doğru yürüdü. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Apartmanın önünde durdu, zile bastı. Kapı açıldı, içeri girdi. Bir süre bekledim. Sonra, merakım galip geldi, apartmana girdim. İkinci katta bir dairenin kapısı aralıktı. İçeriden ağlama sesleri geliyordu. Kapıdan bakınca, Zeynep’i bir kadının yanında gördüm. Kadın, yaşlıydı ve yatağa bağlıydı. Zeynep onun başında, elini tutmuş, “Dayan teyze, ben buradayım,” diyordu. O an içimdeki bütün şüpheler utanca dönüştü. Geri döndüm, eve gittim.
Zeynep gece yarısı geldi. Yorgun ve bitkindi. Ona hiçbir şey söylemedim. Ama ertesi gün, dayanamadım. “Zeynep, bana anlatmadığın bir şey mi var?” dedim. Gözleri doldu. “Sana söyleyemedim, çünkü senin de yükünü artırmak istemedim,” dedi. “O kadın, annemin eski komşusu. Kimsesi yok. Hastanede ona bakacak kimse bulamadılar. Ben de nöbetlerimden sonra ona gidip bakıyorum. Bazen sabaha kadar yanında kalıyorum. Çünkü yalnız ölmesinden korkuyorum.”
O an, Zeynep’in ne kadar güçlü ve merhametli olduğunu bir kez daha anladım. Ama aynı zamanda, aramızdaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü de fark ettim. Onun yükünü paylaşamamıştım. Kendi şüphelerimle, ona güvenmek yerine, onu takip etmeyi seçmiştim. İçimde bir pişmanlık vardı. Ama Zeynep’in gözlerinde de bir kırgınlık…
O günden sonra, Zeynep’le daha çok konuşmaya başladık. Onun yaşadığı zorlukları, yalnızlığını, iş yerindeki mobbingi, hastanede yaşadığı adaletsizlikleri dinledim. Bir gece, bana “Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Herkes benden güçlü olmamı bekliyor. Ama ben de yoruluyorum,” dedi. O an, ona sarıldım. “Yalnız değilsin,” dedim. Ama biliyordum ki, bazen en yakınındaki insan bile seni anlamayabiliyor.
Ailelerimizle de sorunlar yaşadık. Annem, Zeynep’in eve az gelmesinden şikayetçiydi. Zeynep’in annesi ise, kızının kendini bu kadar yıpratmasına üzülüyordu. Bir gün, ailelerimizi bir araya getirdik. Herkes duygularını açıkça söyledi. Gözyaşları içinde, birbirimizi anlamaya çalıştık. O gün, Zeynep’in ne kadar yalnız kaldığını, benim ise ne kadar bencilce davrandığımı anladım.
Zeynep’in iş yerinde de sorunları vardı. Başhemşire, ona sürekli fazla mesai yazıyordu. Diğer hemşireler arasında dedikodular dönüyordu. “Zeynep, neden bu kadar fedakârsın? Kimse seni anlamıyor,” diyorlardı. Zeynep ise, “Birinin yanında olmak, bazen her şeyden önemli,” diyordu. Ama bu fedakârlık, onu yavaş yavaş tüketiyordu.
Bir gece, Zeynep eve geldiğinde ağlıyordu. “Artık dayanamıyorum,” dedi. “Her şey üstüme geliyor. Hastanede bir hasta vefat etti, başhemşire beni suçladı. O yaşlı kadın da bugün vefat etti. Kendimi çok yalnız hissediyorum.” O an, ona sarıldım. “Bundan sonra yalnız değilsin. Her şeyi birlikte aşacağız,” dedim. Ama içimde, Zeynep’in yükünü hafifletmek için ne yapabilirim diye düşünüyordum.
Zeynep’in yaşadığı zorluklar, bizim evliliğimizi de sınadı. Birbirimize daha çok sarıldık, ama bazen tartışmalarımız büyüdü. “Senin için mi yaşıyorum, başkaları için mi?” diye bağırdığı bir geceyi unutamıyorum. O an, onun ne kadar yorgun ve kırgın olduğunu anladım. Ama ben de yalnızdım. Kendi yalnızlığımı, onun yalnızlığıyla kıyaslayamazdım.
Zamanla, Zeynep işinden ayrılmayı düşündü. “Belki başka bir şehirde, daha sakin bir hayat kurarız,” dedi. Ama İstanbul’dan, ailelerimizden, alışkanlıklarımızdan kopmak kolay değildi. Birlikte karar verdik: Zeynep bir süre izin alacak, kendine zaman ayıracaktı. O süreçte, birlikte küçük bir tatil yaptık. O tatilde, birbirimizi yeniden keşfettik. Zeynep’in gözlerinde yeniden o eski ışığı gördüm.
Şimdi, her şey mükemmel değil. Hâlâ sorunlarımız var. Ama artık birbirimize daha çok güveniyoruz. Zeynep’in geceleri, artık bana korku değil, gurur veriyor. Onun ne kadar güçlü olduğunu biliyorum. Ama bazen düşünüyorum: Birbirimize gerçekten ne kadar yakınız? Bir insanın yükünü paylaşmak, gerçekten mümkün mü? Sizce, bir evlilikte güven mi, fedakârlık mı daha önemli?