Köyün Sonundaki Evde Başlayan Hayatım: Yalnızlık, Sırlar ve Bir Kadının Mücadelesi
“Kim o? Kimsin sen? Burada ne işin var?”
Kapının önünde, elinde fenerle duran yaşlı adamın sesi geceyi böldü. Korkudan titreyen ellerimle eski anahtarı çevirdim. “Ben… Ben Elif,” dedim kısık bir sesle, “Zehra Hanım’ın yeğeniyim.”
Köyün ucundaki bu terkedilmiş eve taşınalı henüz iki saat olmuştu. İstanbul’dan kaçıp buraya sığınmamın tek sebebi, geçmişimin ağırlığından kurtulmak istememdi. Annem öldüğünde, bana sadece bu evin anahtarını bırakmıştı. Babamı hiç tanımadım; annem onun adını bile söylemedi bana. Hep bir sır, hep bir suskunluk…
Köyde yabancılara pek iyi bakılmazdı. Bunu biliyordum ama başka çarem yoktu. İstanbul’da işsiz kalmış, sevgilim tarafından terk edilmiş, dost bildiklerim tarafından yalnız bırakılmıştım. Annem öldüğünde, cenazesinde bile kimse yoktu yanımda. O yüzden, köyün sonundaki bu harabe ev bana bir sığınak gibi gelmişti.
Yaşlı adam –sonradan adının Muzaffer olduğunu öğrendim– bana uzun uzun baktı. “Zehra Hanım’ın hiç kimsesi yoktu ki,” dedi şüpheyle. “Sen nereden çıktın?”
Cebimden annemin eski kimliğini ve bana bıraktığı tapu belgesini çıkardım. Muzaffer amca gözlüğünü takıp belgeleri inceledi. Sonra derin bir iç çekti. “Yarın muhtara göstereceğim bunları,” dedi ve arkasına bakmadan gitti.
O gece uyuyamadım. Evin duvarları rutubet kokuyordu, pencerelerden rüzgar uğulduyordu. Annemin bana anlattığı masalları hatırladım: “Köyde herkes birbirini tanır, ama kimse kimseyi tam bilmez.” O zamanlar anlamamıştım bu sözün ne demek olduğunu.
Ertesi sabah köy meydanına indiğimde herkes bana bakıyordu. Kadınlar fısıldaşıyor, çocuklar arkamdan gülüyordu. Bakkalın önünde oturan yaşlı kadınlardan biri, “Zehra Hanım’ın hiç çocuğu olmadı ki,” dedi yüksek sesle. Diğeri ise, “Belki de şehirden kaçıp gelmiştir, kim bilir ne işler çevirdi?” diye ekledi.
Muhtar Hasan Bey beni odasına çağırdı. Belgeleri inceledi, annemin adını defterde buldu. “Bak kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “Zehra Hanım çok iyi bir kadındı ama kimseye ailesinden bahsetmezdi. Senin annenin adını da hiç duymadık.”
Gözlerim doldu. “Ben de annemi tam tanıyamadım,” dedim. “O bana hep geçmişten kaçmamız gerektiğini söyledi.”
Muhtar başını salladı. “Köylü biraz zaman ister alışmak için,” dedi. “Ama sen burada kalabilirsin.”
Eve döndüğümde kapının önünde genç bir kadın bekliyordu. Saçları siyah, gözleri ela… “Ben Ayşe,” dedi. “Yan komşunum. Yardıma ihtiyacın olursa haber ver.”
Ayşe ile kısa sürede arkadaş olduk. Bana köydeki dedikoduları anlattı: “Herkes senin kim olduğunu merak ediyor. Bazıları seni Zehra Hanım’ın gizli kızı sanıyor, bazıları ise şehirde başına kötü bir şey geldiğini…”
Bir akşam Ayşe ile çay içerken ona annemi sordum: “Sence annem neden hep geçmişten kaçtı?”
Ayşe derin bir nefes aldı: “Belki de köyde yaşanan bir şeyden korkuyordu.”
O gece annemin sandığını açtım. İçinde eski mektuplar buldum; çoğu babama yazılmıştı ama hiç gönderilmemişti. Bir mektupta şöyle diyordu:
“Sevgili Mehmet,
Senden ayrıldığım için pişman değilim ama Elif’i sensiz büyütmek çok zor oldu. Köyde herkes konuşur, herkes yargılar… Ben de sustum.”
Babamın adını ilk kez o mektupta okudum: Mehmet… Kimdi bu adam? Neden annem ondan kaçmıştı?
Ertesi gün Ayşe’ye mektupları gösterdim. O da şaşırdı: “Mehmet mi? Bizim köyde Mehmet çoktur ama Zehra Hanım’ın gençliğinde bir Mehmet vardı; o da yıllar önce Almanya’ya gitmişti.”
Köydeki yaşlılara sordum ama kimse konuşmak istemedi. Sanki annemin geçmişiyle ilgili görünmez bir duvar vardı aramızda.
Bir gün evin önünde iki adam tartışıyordu:
— “Burası bizim hakkımız! Zehra Hanım’ın evi köyün malı olmalıydı!”
— “Ama tapu kızı adına…”
Kapıyı açıp dışarı çıktım: “Sorununuz ne?” dedim öfkeyle.
Adamların biri –Ali– bana yaklaştı: “Senin burada ne işin var? Şehirden gelip köyün malına konamazsın!”
O an anladım ki, burada kabul görmek için sadece belgeler yetmiyordu; geçmişimi anlatmam, kendimi ispatlamam gerekiyordu.
Aylar geçti… Evi onardım, bahçeye domates ektim, tavuk aldım. Ayşe ile birlikte köy kadınlarına kek yaptık, çocuklara kitap okuduk. Yavaş yavaş bazıları bana alıştı ama çoğu hala mesafeliydi.
Bir gün köy meydanında yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı:
— “Sen Zehra’nın torunusun değil mi?”
— “Hayır,” dedim, “kızıyım. Ama babamı hiç tanımadım.”
Kadın başını salladı: “Zehra çok çekti kızım… Onun da sırları vardı. Ama unutma; köyde geçmiş peşini bırakmaz.”
Gece yatağımda dönerken düşündüm: Annem neden hep susmuştu? Ben neden hep yalnız kalmıştım?
Bir gün kapı çaldı. Karşımda yaşlı bir adam duruyordu; gözleri dolu dolu:
— “Ben Mehmet… Senin babanım Elif…”
Dünya başıma yıkıldı o an.
— “Neden hiç gelmedin? Neden annemi yalnız bıraktın?”
— “Babanı Almanya’ya gönderdiler kızım… Zehra beni beklemedi; köylülerin lafından korktu. Sana ulaşmaya çalıştım ama annen izin vermedi…”
Gözyaşlarımı tutamadım: “Ben hep bir aile hayal ettim baba… Ama hep yalnız kaldım!”
Mehmet amca ellerimi tuttu: “Geçmişi değiştiremeyiz kızım… Ama belki bundan sonra birlikte oluruz?”
O gece ilk defa huzurla uyudum.
Şimdi düşünüyorum da; insan geçmişinden kaçabilir mi gerçekten? Yoksa her şeyle yüzleşmek mi gerekir? Siz olsanız ne yapardınız?