Bir Yuvanın Dağılması: İhanetin Gölgesinde Aile ve Affetmenin Gücü

“Asude, al telefonunu. Annenle konuşmak istiyor.” Merve Hoca’nın sesine cevap veremeyecek kadar donakalmıştım. Üniversitenin kalabalık amfisinde herkes fısıldaşıyor, arkamdan bakıyordu. Numarayı görünce sol elimin titrediğini hissettim. Annem kolay kolay aramazdı, hele ders sırasında… Ayağa kalktım, hızla dışarı çıkarken hocaların bakışlarının tam ortasındaydım. “Alo? Anne? Bir şey mi oldu?”

O zamanlar yirmi yaşındaydım. Hayatımın en güzel ve en kaygısız olması gereken yılları… Bugünse sanki o günün üstünden bir ömür geçti. Karşıma çıkan sessizliğin içinden ince, kısık bir ağlama sesi geldi. Annem ağlıyordu. “Asude… Baban… Baban gitti.”

Dizlerimin bağı çözüldü. Hava yetmiyor, bir türlü akciğerlerime dolmuyordu. “Gitmek” kelimesi ne kadar çok anlama geliyordu bizim evde. Babam nereye gidebilirdi ki? O her akşam akşam yemeğini soframızda yiyen, minicik esprilerine güldüğümüz adam değil miydi? Annemle bazen tartışırdı ama ardından sarılır, anneme çay koyardı. O gün öğrendim ki, babam başka bir kadın için evi terk etmişti. Öylece, arkasına bakmadan.

O gün, Karaköy’deki kafelerde huzurla ders çalışan bir öğrenci olmaktan, gözleri kızarmış, binaların gölgesinde ağlayan birine dönüştüm. Eve gittiğimde annem koltukta öylece oturuyordu. Elinde babamın cüzdanını sıkı sıkıya tutuyordu. Kucağında çocukluğumun fotoğraflarını gördüm, bazıları yırtılmıştı bile. “Asude, bana ne yaptık? Nerede yanlış yaptık?” diye sayıklıyordu.

İki hafta boyunca annemle tek odada nefes aldık. O, babamın bıraktığı boşluğun üzerinden kalkmazken, ben zamansız büyüdüm. Kardeşim Defne ise odamızda sessizce ağlıyordu. Garipti, çünkü babam Defne’nin kahramanıydı. Her 23 Nisan’da onu sırtında okula götürürdü.

Bir gün kapı çaldı. Annem cevap vermedi. Defne kapının deliğinden baktıktan sonra hemen içeri kaçtı. Ben ise kapıya yaklaşıp gözümle baktığımda, babamı gördüm. Sakalı uzamıştı, gözlerinin altında uykusuzluk izleri vardı. Elinde bir poşetle durmuştu. Israrla çalmaya devam etti. Annem, “Açma. Sakın içeri alma!” dedi. Ben donmuş bir halde bakakaldım. O an içimde ne kadar boşluk, öfke, karmaşa varsa hepsi birden düğüm oldu. Kapının arkasında, hayatım boyunca güvenip sığındığım adam, bizden özür dilemeye çalışıyordu.

O haftalar boyunca okula gitmek bana işkence gibiydi. Arkadaşlarım anlamaya çalıştı, ama insanın ihanetle burun buruna gelmesini anlatamazsın ki… Biri “Baban dönsün ister misin?” diye sormuştu. O sorunun cevabı gözyaşıyla boğulup çıkamıyordu dudaklarımdan. Annem koltukta oturur, kadın dizileri izler gibi önündeki duvara bakardı. Defne yatak odasında hiç çıkmaz oldu.

Birkaç ay sonra öğrendik ki, babamın gittiği kadın Nurten’miş. Mahalleden biri değilmiş, işe yeni başlayan bir öğretmenmiş… İnsan bazen en yakınındakinin gerçeğini anlamakta gecikiyor. Nurten’nin adı her geçtiğinde annem titriyordu. “Sana babanı yedirmem!” demişti Defne. Ama babam zaten çoktan gitmişti.

Zamanla alışıyoruz sanıyordum. Ama bayramlar geldiğinde, Defne’nin gözlerinin buğulandığını görmek, annemin yemekleri önüne itip sinek gibi uzaklaştığını izlemek içimde bir acı kutusu biriktiriyordu. Babam bazı günler kapıya bir şeyler bırakıyordu: Sıcak poğaça, bazen bir çiçek. Annem hepsini çöpe attı. “Onun sevgisi bu kadar ucuz olamaz,” dedi bir gün. O sözü hiç unutmadım.

Aylar geçti. Ben derslerime sıkı sıkıya bağlandım, mezuniyet gelsin diye gün saydım. Defne ise içine kapandı, derslerinde düştü. Annem en sonunda bir hukuk danışmanı arkadaşı ile konuşup babamla resmi olarak boşanmaya karar verdi. O gün annemin elinin babamın imzasının üstünde titrediğini gördüm. Dudaklarından şu cümle döküldü: “Aile bir kağıda sığmıyor yavrum, bilmiyorlar.”

Yıllar geçti. Ben artık bir klinikte psikolog olarak çalışıyordum. Hayatım düzene girmiş gibiydi. Annem için alışılmış bir rutin başlamıştı: Sabahları cam silmek, Defne için börek yapmak, eski günlerin fotoğraflarına bakarak iç çekmek… Babamdan haber almazdık. Sadece arada sırada, Defne’nin doğum gününde kısa bir mesaj, yılda bir kez annemin adını karıştırarak hayırlı bayramlar dilerdi. Ben de çoğu zaman o mesajları görmezden geldim.

Sonra geçen yıl, bir sabah işe gitmek üzere hazırlanırken kapı çaldı. Kapının önündeki ayak sesinden yıllar önceki anı aklıma geldi. Annem yine “Açma,” dedi fısıltıyla, ama bu defa bir güç bütün vücudumu ele geçirdi. Kapıyı araladım. Babam… Artık daha yaşlıydı, saçları kırlaşmıştı. Gözlerinde pişmanlık, yüzünde utanç… Birkaç saniye bakıştık. “Kızım, bir kahve verebilir misin? Biraz konuşabilir miyiz?” dedi utangaçça. Benim ise kafamın içindeki sesler çığlık çığlığa bağırıyordu: “Nasıl yapabildi? Nasıl bizi bırakıp gitti? Şimdi mi döndü?”

İçeri aldım. Annem önce başka odaya geçse de, onun sitem dolu sessizliği tüm salonu sardı. Babam bir sandalye çekti. “Size çok yanlış yaptım… Bunun farkındayım. Affetmek isterseniz, ben beklerim kızım,” dedi. Ellerim buz gibi oldu. Bir aile portresinin çatlaklarını, bu kadar yıl sonra babamın bir cümlesiyle kapatamazdım. Defne de bir köşeden izliyordu. O gözlerde bir öfke, bir de özlem vardı. Annem ise sessiz bir şekilde pencereden dışarı bakıp, “Bazen affetmek en zoru, unutmaksa imkansız” dedi.

O geceden sonra babam birkaç defa daha uğradı. Eskisi gibi kalamayacağını biliyordum. Hayat sabitlendiği yerden devam etmiyor. Annem bir gün bana, “Evlat, kırılan bir vazo yapışsa da, suyu tutar mı? Sen yine de içini dinle. Bir gün affedebileceksen kendine, ona da bir şans tanı,” dedi. O güne kadar babamın ihanetinin ağırlığı altında nefes alamazken, şimdi yeni bir sorumluluk sırtıma yüklenmişti: Affetmek mi, affetmemek mi?

Bazen geceleri eski fotoğraflara bakıyor, bir çocuğun mutluluğunda saklı kalan huzurun peşine düşüyorum. Babam kapıyı çaldığında içimdeki küçük çocuk hâlâ ona sarılmak istiyor mu, yoksa onu sonsuza dek affedemeyecek miyim? Siz olsanız ne yapardınız? Bir anne, bir baba ya da bir çocuk olarak… İhaneti affetmek, yeni bir hayat kurmak mümkün mü gerçekten?