Ufka Kadar Birlikte: Hasan ve Elif’in Hikayesi

“Kalk oğlum, köyde geçti akşam!” annemin sesi kulaklarımı deldiği an gözlerimi açtım. Yatakta bir an için nerede olduğumu unuttum. Askerde alıştığım karanlık rutinin ardından, ay ışığıyla aydınlanan odada, çocukluğumun çatısında uzanıyordum. Uzakta, köyün köpekleri birbirine havlıyor, avluda tavuklar tıkırdıyor. Elimde olmayan bir huzursuzluk, göğsümün tam ortasında yumru gibi duruyordu. Babamın asık yüzüyle karşılaştığımda, cebimdeki terhis kağıdının bana verdiği o boş özgürlüğün ne kadar kısa sürede yok olup gittiğini hissettim.

Kahvaltı sofrasında babam, “Hasan, bak, işler var. Tarlanın hali ortada. Aylardır seni bekliyoruz.” dedi. Gözleri anlamamı ister gibiydi ama bunda hiç sıcaklık yoktu. “Baba, ben biraz bakınmak, köyde dolaşmak istiyorum,” dedim usulca. Annem hemen araya girdi, “Daha yeni geldi, bırak bir dolaşsın yahu!” ama babamın yüzündeki çizgiler derinleşti.

Köyün ufak tefek yollarında yürürken, eskiden arkadaşlarımla maç yaptığımız dut ağacının gölgesinde, yıllardır değişmeyen evlerin, yaşlanmış komşuların arasında kendimi yabancı hissettim. O sırada köyün camisinin önünde toplanmış kalabalığı gördüm. Hafif bir heyecanla yaklaştım. Yeni atanan öğretmenlerin geldiğini duyurdular. İçlerinden şehirli olduğunu tahmin ettiğim, elinde kitaplarla duran birini görünce gözlerimi alamadım. Saçları toplu, gözleri pırıl pırıl bakıyordu. O an durup kendime kızdım: “Ne alaka Hasan?” Ama içimde bir kıpırtı belirdi.

Günler geçerken, Elif öğretmen köyde hızla popüler oldu. Onunla ilk kez bakkalda konuşma fırsatı buldum. “Merhaba, ben Hasan,” dedim heyecanla. O gülümsedi, “Merhaba, ben de Elif. İlk defa bu kadar küçük bir köye geliyorum.” Cümleleri ağzımda gevelerken, “İstersen köyü gezdirebilirim,” dedim. Aslında tarlaya gitmem, babama yardım etmem gerekiyordu ama içimde dayanılmaz bir merak vardı. Elif kabul etti. O an köyde dedikodunun başlayacağını biliyordum ama umursamadım.

Her sabah, tarladan fırsat buldukça okul yolunu gözler oldum. Elif’in şehirden bahsettiği hikayeleri, okutan bir babanın kızı olması, kafasında tek başına mücadele eden şehirli bir kadını görmek… Başta köydekiler onu biraz tuhaf buldu, herkes gibi başını örtmüyor, geceleri tek başınaydı. “Bizim köyümüze fazla,” diye kulak misafiri olduğum konuşmalar oldu. İçimden kızdım. Fakat ailemin de ondan hoşnut olmadığını fark ettim.

Bir gün, Elif’le birlikte dere kenarında oturup sohbet ederken içimde kalbimin hızla attığını hissettim. Ona, “Sen burada rahat mısın? Herkes, yani… çok konuşuyor.” dedim. Elif gözlerini kaçırarak, “Açıkçası Hasan, burada bazen kendimi izole hissediyorum. Ama çocuklar çok tatlı ve onlara dair bir şeyler yapmak güzel geliyor. Sen olmasan, asla alışamazdım galiba,” dedi. O an birden ona olan hislerim daha da güçlendi; ama kendi içimde, ona layık olup olmadığım konusunda büyük bir şüphe vardı. Şehirden gelen, üniversite mezunu Elif ve köyde tarlasından başka bir hayali olmayan, askerden yeni dönmüş ben…

Beklediğim gibi, ailemin tepkisi gecikmedi. Annem bir akşam, “O kız iyi hoş da oğlum, bizimle uymaz. Hem aileni geride bırakıp gidemezsin, burada ne işin var?” dedi. Babam üzerinde bile durmak istemedi, “Oğlum, sen aklını başına al. Şehirli kızla köylü oğlan olmaz.”

Elif’le olan yakınlığım köyde alay konusu olmaya başlamıştı. Arkadaşlarım bile bir gün tarlada bana ayrımcı laflar etti: “Kız zaten senin yüzüne bakmaz, köyden ilk fırsatta kaçar.” O an öfkeyle karşılık verdim, “Siz ne bilirsiniz? Belki de birlikte başka hayallere yelken açarız!” dedim. Herkes güldü. İçimde bir boşluk hissettim. Elif’e uzanmak isterken, onun eline bile dokunmaya korkan bir Hasan’dım hâlâ.

Bir gece, Elif bana okulun arka bahçesinde otururken, “Hasan, bazen düşünüyorum… Hiçbir yere ait değilim sanki. Ne şehirde, ne bu köyde. Ama sana sarıldığım an, nefes alabiliyorum,” dedi. O an dayanamadım ve “Seninle olmanın, her gün senin yanında uyanmanın hayalini kuruyorum. Ama ailemin ve köyün baskısı… Bazen hep bir adım geride gibiyim.” dedim. İkimizin de gözleri dolmuştu. O an, duyduğum bütün sevgime rağmen, önümde babamın gölgesi gibi duran bir korku vardı.

Sonunda Elif’in tayini çıktı. Sevdiğinin gözlerine bakıp kal diyemedim. Bir yol ayrımında karşı karşıya kalmıştık. Elif gözyaşlarını saklamaya çalışarak, “Hasan, beraber gitmek ister misin? Hayatta neyle uğraşırsam uğraşayım, yanında olmanı istiyorum,” dedi. Kafamın içinde kasabadan, şehirden, köyden ve ailemden binlerce ses birbirine karıştı. Annemin gözleri, babamın asık suratı ve köyün ellerinde büyümüş hayatım bana “Burada kal!” diye bağırırken, Elif’in gözleri “Gel!” diye fısıldıyordu.

O gece bir köşede sabaha kadar ağladım. Hiçbir seçimin kolay olmayacağını anlamıştım. Sonunda ona koşa koşa gidip, “Elif, ben… Geliyorum,” diyebilecek miydim? Yıllardır kafamdaki sınırları, köyle şehir arasındaki görünmez duvarı yıkıp, hayatımı kendi ellerimle inşa edebilir miydim?

Belki de köydeki Yusuf amca haklıydı: “Oğlum, dünya cesur olana döner.” Peki ben cesur olabilecek miyim? Ailemin gözlerinden, köyün dilinden, kendi içimdeki eksiklik duygusundan sıyrılıp aşka, umuda sarılabilir miyim? Yoksa bir ömür, ait olmadığım bir hayatı yaşamaya mahkûm mu kalacağım?

Sizce insan, gerçekten kendi kaderini seçebilir mi? Yoksa her şey, doğduğumuz topraklarda baştan yazılmış mıdır?