Hayalimin Peşinden: Bir İhanetin Ardından Yükselen Özgürlük

“Bunu bana nasıl yaptınız? Hem de sen, Emre!” diye bağırdım, annemin mutfağında, ellerim titreyerek yere bıraktığım çay bardağının camı halıya karışırken. Hiçbirimizin duymak istemediği şeyleri bağırıyordum. Emre, on iki yıllık eşim, bana yalan söylemeyi alışkanlık hâline getirmişti. Sesim titremesin diye dudaklarımı ısırıyor, gözyaşlarımın sıcaklığını hissetmemeye çalışıyordum. Annem köşede başını eğmiş, duvardaki saat tıkırtılarını dinliyordu. Oysa ben çocukken bu mutfakta, babamla pazardan gelen taze domatesleri doğrarken ne güzel hayaller kurardım. Şimdi ise evliliğimin külünden geriye kalanları, hiç tanımadığım bir yabancının gözlerinde arıyordum.

Hayatım boyunca bir hayalim vardı – Atina’ya gitmek, Santorini’de o bembeyaz evlerin altında gün batımını izlemek, Ege’nin serin esintisinde kendi duygularımla baş başa kalmak. O küçük Anadolu kasabasında, kalabalık bir çekirdek ailenin ortanca kızı olarak büyürken, daracık sokaklarımızda dondurma yalarken kurduğum en büyük hayaldi bu. Annem hep “Ayşe, dünyayı değiştiremeyiz, ama içine girmeden de yaşayamayız, öyle her yere gidilmez!” deyip geçerdi. Oysa ben, hayalimin peşinden gitmek için içimden bir sesle yanıp tutuşuyordum; ta ki Emre hayatıma girene kadar.

Lise son sınıfta, eve dönüş yolunda Emre’yle tanışmıştım. Uzun boylu, kara kaşlı, güler yüzlü bir çocuktu. Hep bana bir şeyler anlatır; bazen hayatın ne kadar küçük kasabamızdan ibaret olduğunu, bazen de İstanbul’un karmaşık yollarında kaybolmak istediğini söylerdi. O zamanlar onunla konuşmak, bana başka bir dünyanın kapısını açıyormuş gibi gelirdi. Hayallerim, onun yanında gerçek olabilirdi belki de…

Ve yıllar geçti. Üniversiteye bile gitmedim, ailem izin vermedi. “Kız başına şehir olmaz” dediler. Ben de Emre’yle evlenmeyi kabul ettim. “En azından birlikte farklı bir şeyler yaşarız” diye düşündüm. Lakin üç yıl içinde annemi, babamı kaybettim. Emre’nin ailesiyle, kayınvalidemin dikte ettiği küçük dertlerle boğuşmaya başladım. Hayallerimi bir kenara bıraktım – ta ki Emre’nin telefonunda o mesajları görene kadar.

Sarı bir odada, gece yarısı, Emre duş alırken masadaki telefonuna bakmam tesadüf bile değildi. Şeytan dürttü resmen. “Seni çok özledim, bir an önce yine buluşalım” yazıyordu birisi. Ve Emre, “Perşembe akşamı her zamanki yerde buluşuruz güzelim” demişti. Kalbim sanki atmayı bıraktı o anda. Ellerim dondu, gözlerim karardı, dudaklarım birbirine yapıştı. Emre duş kapısından çıkarken, ben telefona bakarken yakalandım, bir anlığına göz göze geldik. O sırada boğazımda bir düğüm, midemde bir taş hissi…

İlk başta “Yanlış anladın, şaka bu, arkadaşım o!” demeye yeltendi. Ama esas yıkım, onun bana ilk defa yalan söylemediği an oldu: “Ayşe, yıllardır evin içinde kendimizi kaybettik, ben çok yoruldum.” Beni asıl yıkan, ihanetin kendisi değildi belki de; inancımın, emeğimin, onca yılın boşa olduğunu anlamaktı. Sonra günler, haftalar geçti. O gece bavulunu alıp anneme geldim. Emre ne aradı ne sordu. Ben de ne aradım ne sordum. Küçük kasabada, nereye gidersem gideyim insanların bakışları üzerimdeydi.

Bir sabah, aynada kendime bakarken “Şimdi ne olacak?” dedim. Gözaltlarımda uykusuzluğun mor halkaları, saçlarım dağılmış, sol yanım boş. Tam o gün, alt kata yeni taşınan Emine Teyze uğradı;

– “Kızım, dün gece uyumamış gibisin. Bir derdin var senin. Hem bak, hayat kısa, canını bu kadar sıkma! Kadın başına ne iş yapıyorsun sen burada, git hayalini yaşa, korkma!”

Birden içimdeki ateş yeniden alevlendi. Eski defterleri karıştırdım; kütüphanemde sakladığım, neredeyse on beş yıldır hiç açmadığım Yunanistan rehberi kitabımı buldum. Sayfalarını açınca, sanki yeni bir hayatın kokusu geldi burnuma. Emine Teyze’nin sözleri hâlâ kulağımda çınlıyordu. O gece pencereye oturup uzun uzun düşündüm. Hayalimden, kendimden, kadere razı geçen yıllardan, annemden, babamdan, bağırıp çağırdığım mutfaklardan… Hepsinden birer tutam içimde taşıyordum hâlâ.

Ertesi hafta sabahı, kasabada kırık dökük minibüse bindim, İstanbul’a, oradan da Atina’ya uzanan bir yolun hayalini kurarak. Yolda, geride bıraktıklarıma bir kez bile dönüp bakmadım. Anneme veda ederken elini öptüm, “Kızım, yaban elde ne işin var?” dedi. Nasihat veren gözlerinin içine baktım; “Zaten evde de yaban gibiyim anne, burada kendimi bulmam zor” dedim ve çıktım.

İstanbul’a ilk adımımı attığım an, her şeyin çok büyük ve yabancı olduğunu hissettim. O koca otogar, insanların aceleciliği, yabancı dillerde konuşulanlar… Yalnızca ben orada kalakalmıştım. Ama sonra, kendime ait bir pencereyi aralamış gibi hissettim. Yunanistan’a biletimi aldım; uçağa binmeden önce uzun uzun düşündüm: “Gerçekten yalnız mıyım, yoksa daha yeni mi özgürleşiyorum?”

Atina’nın daracık sokaklarında yürüyüşe çıktığımda, onca yılın yükünü omuzlarımdan atmaya başladım. Gözümde nem, içimde yıkıntılar… Bir kafede otururken yanımdaki yaşlı kadınla sohbet ettim; Figen Hanım, kırk yılı aşkın süredir oradaymış. “Her zorluğun sonunda başka bir yol var kızım” dedi. Böylece, bir yabancı diyarda kafamı toplayacak kadar kendime geldim. Santorini’de gün batarken, gözlerimi o altın rengi ışığın denize yansımasına diktim. İçimde eski Ayşe’yi, kasabalı küçük kızı, annesinin korkularıyla büyüyen çocuğu bir kenara bırakıp, bir kadının yeniden doğuşunu hissettim.

Bir gece, Emre’den bir mesaj geldi: “Her şey yolunda mı? Geri dönmeni isterim.”

Uzun süre ekrana baktım. Cevap yazmadım. İçimdeki kırık parçalar, yavaş yavaş yerine oturuyordu. Yıllar sonra, kendi hikâyemin kahramanı olmanın, zincirleri kırıp yeni bir yol açmanın verdiği huzurla bir nefes aldım.

Dönüp aranıza sormak istiyorum: Hiç hayalinizin peşinden koşmaya cesaret ettiniz mi? Yoksa yaşadığınız ihanetin ardında gölgeden başka bir şey bulamadınız mı?