Kan Bağı: Bir Biyoloji Dersiyle Yıkılan Hayatım

“Olamaz, olamaz… Bu nasıl mümkün olabilir?” O küçük laboratuvar camlarının arkasında, gözüm önümdeki deftere odaklanmışken ellerim titriyordu. Biyoloji hocamız Betül Hanım’ın sesi, zihnimde yankılanıp durdu: “Bir çocuğun kan grubu, anne-babasının kan gruplarıyla uyumlu olmalı.” Parmaklarımda tuttuğum küçük kan kartelasına baktım; ben AB Rh+, annem O Rh-, babam da O Rh-… Defterdeki şemada bunun imkânsız olduğunu söylüyordu. Yutkundum, o anda sanki bütün sınıfın sesi kısıldı, tek başıma kaldım. Kafamda dönüp duran sorularla eve nasıl yürüdüğümü bile hatırlamıyorum.

Eve girer girmez, annemi bulmak için mutfağa koştum. Ocakta tencerenin dibini tutan kokusuyla mercimek çorbası tütüyordu, annemse elinde kaşıkla düşüncelere dalmış, uzaklara bakıyordu. “Anne, benim kan grubum neydi?” dedim çatallanan sesimle. Fark etmemiş gibi göz göze bakmadı bile: “A canım, en son hastaneye gittiğimizde AB demişlerdi, niye soruyorsun?” Onun o sakin, kırık sigara sesiyle konuşmasına alışkındım, ama bu kadar sıradan cevap beklemiyordum: “Hani seninle babamın kan grubu O’ydu ya… Bak biyolojide işledik, öyle olunca… Öyle olunca benim AB olmam imkânsızmış.” Annem irkildi, kaşığı tezgâha bırakıp gözlerimin içine bakmaya çalıştı. Dudakları titredi, sanki başını eğişiyle bütün sırrını ele verdi: “Bazen laboratuvarlar karıştırır, kızım. Bırak şimdi bu kan grubu işini.”

Akşam babam eve döndüğünde ortamda tarifsiz bir ağırlık vardı. Masadaki tabakları sessizce tıkırdatıyor, herkes birbirinden kaçan gözlerle oturuyordu. Babam Zeki Bey, sert bakışlı, suskun bir adamdır, genellikle söz hakkı onda olur. O gece konuşmadı, hepimizin tabaklarına göz attı fakat kimseyle göz göze gelmedi. Ben tabakta kalan ekmeği oynatırken, pat diye sordum: “Baba, benim kan grubuma bak.’’ O ân, çatal elinden düştü.

Gecenin ilerleyen saatlerinde annem, salonda otururken yanıma geldi. “Sana anlatmam gereken şeyler var,” dedi sanki nefesinden yıllardır yüklendiği bir dağ kalkmış gibi. Gözlerinin altındaki halkalar daha derin, saçlarında eskiye göre daha fazla beyaz vardı. “Kızım, ben, biz… Zeki Bey senin biyolojik baban değil.” O ân içimden geçen tek şey, gürültülü bir boşluktu. Bir kolumdan tutup ayakta kalmaya çalışırken, içimde bir çocuk feryat ediyordu: “Ne demek? Kim benim babam? Beni kandırdınız mı bunca yıl?” Boğazımdaki yumru gitmiyor, içimde itip durduğum gözyaşları bir kovada birikiyordu.

Titrek bir sesle, annem anlatmaya başladı. “Yirmi yıl önce, üniversitedeyken… Burak adında bir adam vardı. O zamanlar çok gençtim, hayattan bir beklentim yoktu. O bana umut, sevgi, özgürlük getirdiğini sandım. Ama sonra öğrendim ki, herkesin bir geçmişi var. Onu kaybettim. Zeki Bey’le tanıştım, o güven verdi. Sen doğduğunda, Burak çoktan başka bir şehirdeydi. Zeki Bey seni o kadar çok sevdi ki, seni kızı gibi bağrına bastı.”

Bir süre, sanki zaman durmuştu. Ne diyeceğimi bile bilmiyordum, içimde sonsuz bir boşluk oluştu. O gece sabaha kadar ağladım. Odamda, duvarda asılı çocukluk fotoğraflarımı seyrettim; doğum gününde kestiğim pastadan, babamın sırtında gülerek çekildiğim fotoğrafa… Hangisi hayattı, hangisi yalandı artık ayırt edemiyordum. Kendimi parmaklıklar arkasında hissettim.

Ertesi gün evden çıkıp, sahile vurdum. Islak banklarda, martıların sesini dinledim. Hem öfkeliydim anneme ve babama, hem de hissettiğim boşluğun ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordum. O dakikada, Burak’ın kim olduğunu ve hayatımda olup olmamasını istiyor muydum, emin değildim. Aradığım şey aile miydi, yoksa gerçeğin kendisi miydi? Telefonda annemden gelen onlarca cevapsız çağrıyı açamadım. En yakın arkadaşım Elif’e mesaj attım: “Elif, hayatım yalanmış. Hiçbir şey sandığım gibi değilmiş.” Elif, yanıma geldiğinde, beni saatlerce dinledi. Bana biraz nefes alanı açtı: “Bilmek bazen iyileştirir, bazen acıtır, ama sonunda senin hikâyen olur.”

O haftalar, evde kavga kıyamet bitmek bilmedi. Babam benden uzaklaştı; bir akşam elinde bavulla, kapıdan çıkarken anneme “Artık benim de maskem yok,” dedi ve evi terk etti. Annem odasına kapandı, ben de kendimi odaya kapattım. Birbirimize hiç bu kadar yabancı hissetmemiştik. En kötüsü de, kendi kimliğimden şüphe ediyordum. Ailem dediğim insanlar bir yalandan ibaret miydi? Biyolojik babamı bulmalı mıydım? Zeki Bey’i affetmeli miydim? Annemi suçlu saymalı mıydım?

Aylar sonra bir akşam, annem kapımı çaldı. Elinde yıpranmış bir mektup vardı. “Bak kızım,” dedi, “Burak’tan sana bir mektup. Hiç göndermedim, çünkü seni korumak istedim.” Mektupta Burak, pişmanlığını ve sevgisini anlatmış: “Gözümde kalansın. Bil ki, senin yolculuğun hangimize benziyor olursa olsun, biricik ve sensin.” Gözyaşlarını tutamadım. Belki her şeyin cevabı o satırlarda yoktu, ama en azından içimdeki boşluğu biraz tamir etti.

Zaman geçti, babam arada aramaya başladı. En sevdiğim çilekli pastayı getirip kapıya bıraktığı gün bile onu kapıdan içeri davet edemedim. Annemle aramda bir sessizlik duvarı vardı, ama yavaş yavaş ufalanmaya başladı. Geceleri, televizyonun başında annemle eski Türk filmleri izlerken, bazen göz göze geliyorduk. “Her şey eskisi gibi olamaz,” dedim bir gün anneme. O da: “Biliyorum kızım, ama hayat devam ediyor,” dedi sessizce.

Bazen, sahilde dalgaların sesine karışıp ağlarken kimliğimi, ailemi, geçmişimi düşünüyorum. Kan, evet bağ kurar, ama bazen bir sofrada paylaşılan ekmek, geceleri oturup edilen bir sohbet ya da annemin sıcacık mercimek çorbası da aileyi oluşturur. Şimdi, hâlâ yaralıyım, ama biliyorum ki kendi hikâyemi yazmak benim elimde. Bazen tek soru dönüp dolaşıp kalbimde yankılanıyor: Ben kimim gerçekten? Sevgiyle örülmüş bir yalan mı, yoksa kan bağıyla çizilmiş bir kader mi var önümüzde? Siz olsanız, geçmişin gerçeğine rağmen affedebilir miydiniz?