Kırık Kalplerin Birleştiği Akşam: Melisa’nın Babasını Bulma Öyküsü
“Anne, ben de bir gün babamı görebilecek miyim? Yoksa benim babam hiç mi yok?”
Elim Elif’in saçında, gözümde bir damla yaş. Salonun köşesinde, prize takılı gece lambasının mor ışığı bütün karanlığı yutmuş, ama yüreğimin iç vadilerini aydınlatamıyor. Kucağımda kıvrılmış Elif, bana inanmak isteyen bir çocuk gibi bakıyor. O an içimden geçen tek şey, çaresizliğim. Onun sorusuna cevap bulamıyorum. Ben ona babasını hiç gösterebilmiş miydim? Yıllardır oynadığımız oyunlarda, anlattığım masallarda, çizdiğimiz resimlerde “baba” hep eksikti. Sanki bu koca şehirde babası olmayan tek çocuk Elif’ti ve ben onun dünyasındaki en büyük eksikliği bir türlü tamamlayamıyordum.
Ben Melisa. Kocam Emre’yi Elif’in doğumundan iki hafta sonra kaybettim. Ne acayip, insanı en büyük sevinçle en derin kederin arasında bırakıyor hayat. Cinayet değil, terk edilmişlik değil; ne yazık ki çok daha sessiz, çok daha insafsız: hastalık. Emre, karaciğer yetmezliğiyle kısa sürede eriyip gitti. Ailem ona karşı hep soğuktu; “O adam sana göre değil Melisa, doğru yolu bulmuşken neden sapıyorsun kızım?” dediler. Ama ben o zaman dünyanın en mutlu kadınıydım. Şimdi ise her sabah kahvaltı masasındaki sessizlikte, Elif’in sorularında, en sevdiğim turuncu fincanın kupasında kalan dudak izinde onu arıyorum, bulamıyorum.
Ailemle aram buz gibi; annem arar ama hep Elif’in yemeğini sorar, bana hiç dokunamaz. Babam, kızdığımda kapı kapatır gibi susar. Emre’yi kaybettikten sonra hiç arkamda durmadılar. “Başka biri çıkar karşına, gençsin daha” dediler. O kadar kolay mıydı? Ben aşkımı gömmeye razı değildim. Elif’in doğum günü yaklaşıyordu ve ben ne ona ne kendime hediye bulamıyordum. Her akşam yatarken “Baba rüyaya gelsin” diye elini dua gibi açıyordu. Benim içimden ise ne dua dökülebiliyordu ne umut…
Çarşamba akşamı, annem aradı: “Kızım, Elif’i bırak da biraz nefes al. Biz de torunumuzu özledik.” Sanki torunuymuş gibi… Yine de kabul ettim, biraz ferahlamak, hiç olmazsa ağlamak için kendime bir gece izin verdim. Elif anneannesinde kaldı, benimse evim o gece eskisinden de sessiz oldu. Pencereyi açtım, boğazdan gelen yaz esintisini içime çektim ve bugünü affetmeye karar verdim. O gece hep yapmak isteyip de ertelediğim bir şeyi yaptım: Eski fotoğrafları, kasetleri, mektupları çıkardım.
Bir kutunun içinde, Emre’ye hiç bahsetmediğim bir defter buldum. Elif’in yalnızca iki kez gördüğü dayısının yırtık cümleleri, eski harfleri, annemin el yazısıyla yazılmış bir ‘hoş geldin’ kartı… Bir de yarım kalmış bir mektup: “Melisa, hayatında en büyük karar kendi ailenle barışmak. Bunu başarırsan, benim eksikliğim her zaman eksik olmaz.” Emre’nin sesi kulaklarımda büyüdü. Birden ellerim titremeye başladı, ağlamaktan çok titriyordum; çünkü onun yokluğunu ilk kez kabulleniyordum.
Bir hafta geçti, Elif içine kapandı. Her zamanki resim defterini aldı, odasına kapandı. Akşam yemeğinde tabaklarıma dokunmadan, “Anne, babamın ellerini görsem… Sadece bir kez tutsam olur mu?” dedi. Cevapsız kaldım yine. Ölümle ilgili ne konuşsam, gözlerinde kaçınılmaz bir hüzün…
Bir Cuma akşamı, telefonum çaldı. Arayan, hiç beklemediğim biri: ablam Ezgi. Yıllardır küs olduğumuz ablam. Aramızda yıllara yayılan bir gerginlik var; o bana “hayalperest” derdi, ben ona “duygusuz”. Ama Elif’in babasızlığını öğrendiğinden beri bana sıcak davranır olmuştu. “Melisa, sana çok tuhaf bir şey anlatacağım. Elif geçen gün bana bir resim yaptı. Üzerinde küçük bir kız ile minik bir adam vardı. Ben küçükken böyle resimler yapardım… O adamın kim olduğunu sordum. ‘O, babanın büyülü dostu’ dedi.”
Ağlamamak için telefonun ucunda yutkundum. Ablamın sesi titriyor, annemde olmayan bir şefkatteydi. “Belki de Elif’in o bağı hissetmeye ihtiyacı var…” dedi. Gözlerimi kapattım. Emre’nin çok eski bir arkadaşı Hamit, Bursa’da yaşıyordu, uzun zamandır iletişimimiz yoktu. Ezgi, Hamit’in sosyal medyada Elif’in bir resmine yorum yaptığını söyledi. Belki Elif’in ihtiyacı olan gerçek bir baba figürüydü, ya da sadece güvenebileceği dost bir adamdı. Gecenin bir yarısı Hamit’e mesaj attım: “Hamit, Elif seni çok eskiden tanıyordu. Bir gün gelir misin? Sadece bir akşam, sadece birlikte resim yapmak için…”
Cevap hemen geldi: “Tabii Melisa, ben de Emre’yi çok özledim. Elif benim için çok kıymetli. Yarın İstanbul’dayım.” O gece sabaha dek uyanık kaldım.
Ertesi gün, Hamit geldiğinde Elif onu hemen tanıdı. Gözleri büyüdü, sevinçten yerinde duramadı. “Anne, bak! Benim çizdiğim adam!” dedi. Hamit gülümsedi, gözlerinde yaşlarla. Birlikte saatlerce resim yaptılar, eski anıları anlattılar, Emre’nin komik hallerine güldüler. Elif ilk kez bir yetişkinle, bir akrabayla Emre’den bahsetmenin hafifliğini yaşadı.
Hamit’in gelişiyle birlikte evimiz sanki yeniden insan sesiyle doldu. Ablam daha sık uğramaya, annem arada bir aramaya başladı. Özlediğim aile tablosu parça parça bir araya geliyordu. Ama kabuk bağlayan yaralar yeniden kanıyordu. Bir gece Elif’e masal okurken, “Anne, Hamit amca bana ‘baban seni hep izliyor’ dedi. Gerçekten öyle mi?” deyince gözlerim doldu. Evet dedim, ama aslında ben de ilk kez inanmak istedim. Belki de Emre’yi sadece Elif’in gözlerinde, kahkahasında ve umut dolu bakışında görebileceğimi kabullenmem lazımdı.
Hayat her şeye rağmen kaldığı yerden devam ediyordu. Ailemi, geçmişimle barışmaya, Elif’e umudu anlatmaya yeniden başladım. Elif hayalindeki babasını bir masalda buldu; belki bir mucize değil, ama yeniden güvenebileceği bir dostun, bir ‘aile’nin parçası oldu. Ben ise yitip giden kayıpları, içimi yakan acıları kabullendim. Şimdi, Elif’e bakıp soruyorum: “Bir çocuk, en büyük mucizesini kendi içindeki umutta bulamaz mı?”
Bazen gecenin en derin sessizliğinde, kendi kendime tekrar ediyorum: “En büyük boşlukları, en yakınlarımızla doldurabilir miyiz? Yoksa bazı eksiklikler, hayat boyu süren bir arayış mı?”