Bir Anne Kuzusu ile Evlilik: Bir Kadının Sessiz Dramı
“Elif, annem gözlemeyi böyle kızartmıyor. Yağını biraz fazla koymuşsun, onunki gibi çıtır olmadı…”
Mutfakta elimde spatula, kısık ateşte pişen gözlemeyi çevirirken, Kadir’in arkamdan bu sözü söyleyişi kulaklarımda çınladı. Bir an için donakaldım; hani az önce bana kahvaltı için teşekkür eden, “Eline sağlık” diyen adam gitmiş, yerine annesinin yemeğini bile aşamayan, hiç büyümemiş bir çocuk gelmiş gibiydi. Ruhumun daraldığını hissettim. İçimde kıyametler kopuyor ama konuşmaya, bağırmaya bile gücüm kalmamış. Sanki ben, bu evde sadece Kadir’in değil, bir başkasının, onun annesi Muazzez Hanım’ın da sınavından geçiyormuşum gibi.
Kadir’le yeni evlendiğimizde, hayatımda ilk defa bir adam bana kararlılıkla yaklaştı. Otuz sekiz yaşında, boşanmış ve tek başına yaşayan, olgun görünümlü, işinde gücünde bir adamdı. Ailem de, ben de “Nihayet kısmetin çıktı” diye sevinmiştik. Oysa aylar geçtikçe, Kadir’in annesiyle ilişkisini fark ettikçe, içimde bir huzursuzluk başladı. İlk zamanlar, “Annesiyle yakındır, bunda ne var canım?” dedim ama Muazzez Hanım’ın bizi her pazar kahvaltısına çağırması, market alışverişine bile birlikte gitmek istemesi, Kadir’in bana sormadan her planı annesiyle yapması derken hissettim ki, hayatımda iki kişilik olması gereken bu evlilik aslında üç kişilikti.
Henüz balayımızdan döner dönmez Kadir’in annesi aradı. “Kadir’cim, kavurma yaptım, gelir alırsın. Elif’e ağır gelir öyle şeyler yapmak, alışkın değildir o” dediğini telefonda duydum. Başta kulak asmadım ama gün geçtikçe anladım ki Muazzez Hanım’a göre ben ne yaparsam yapayım yetersizdim. Kadir de annesinin her lafını emir gibi yerine getiriyor, bana bir teşekkür etmekten bile aciz kalıyordu. Bir akşam salonda otururken, sessizliği Kadir’in sesi böldü:
“Elif, annem yarın gelecekmiş. Akşama dolma istiyor. Anneminki gibi bol soğanlı olacakmış, öyle severmiş.”
Elimden telefonum düştü. “Kadir, ben de işten yorgun geliyorum. Her seferinde annene özel yemek yapacak gücüm yok. Sen de yardım et bari,” dedim. O ise omuz silkerek, “İyi de annem hastalıklı, ona güzel bakmazsak sonra lafını bile duyamayız,” deyiverdi. Yutkundum. En büyük korkum, eşimle evli olduğum halde ikinci planda kalmaktı.
Daha önce hiç evlenmemiştim. Geç evlendiğimden, her zaman “Her şey yolunda olsun, huzur olsun” diye dua ederdim. Ama bu evde huzur yoktu. Akşam yemeklerinde Muazzez Hanım’ın yaptığı turşudan bir kavanoz masada olmazsa Kadir’in suratının asılması, çamaşırların tül gibi asılmamasında bile annesinin yöntemini örnek göstermesi bir süre sonra gururumu didik didik yedi. Bir gün, Muazzez Hanım ani bir şekilde evi bastı. Elinde poşetlerle, “Kadir’imin canı börek istedi, Elif sen zahmete girme, ben yaparım,” dedi. Gözlerimin içine bakmadan, kendi mutfağımda bana izin bile sormadan tezgâha geçti. İçimde birikmiş bütün o kırgınlık, o an taşan bir sel olup dudaklarımdan döküldü:
“Muazzez Hanım, bu benim evim. Lütfen bana danışmadan mutfağa girmeyin…”
Buz gibi bir sessizlik oldu. “Kadir, karın bana saygısızlık yapıyor!” diye ağlayarak oğlunun arkasına saklandı. Kadir ise, “Elif, anneme niye öyle dedin? Zaten bize yardım etmek için geliyor,” diyerek, ilk kez açıkça taraf tuttu. O an anladım ki, benimle değil annesiyle evliymiş gibi davranıyordu.
O geceden sonra Kadir’in tavırları daha da değişti. Benimle paylaşılan sevinçler, sırlar azaldı, yatak odamıza bile Muazzez Hanım’ın tariflerinin gölgesi girdi. Bir sabah, işten yorgun gelip sofrada kalan bulaşıkları toplarken Kadir ayakta dikilip, “Annem hiçbir zaman mutfağı dağınık bırakmazdı,” dedi. Sanki ben bir temizlik robotuydum. Artık bana “Elif” diye hitap etmesi bile azalmıştı.
Bir gün arkadaşım Derya’ya açıldım. “Artık dayanamıyorum. Evimde sürekli bir kadının ruhu dolaşıyor. Burası bizim evimiz olmuyor,” dedim. Derya iç çekti, “Bak Elif, bu tip adamlar annelerine tapar. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş, o bağı kıramazsın. Seninle değil, annesiyle evlenmiş gibi olur,” dedi. Ağlamak istedim; ben de zamanında böyle lafları duyup, “Bana öyle olmaz, Kadir farklı” demiştim.
Evimizin girişinde Muazzez Hanım’ın hediyesi olan o çirkin vazoyu görmek bile artık nefesimi daraltıyordu. Sabah işe giderken, geceyi düşünmekten korkuyordum. Çünkü Muazzez Hanım akşam yemeğine çağırmışsa, Kadir’in o huzursuz ve bana suçlu suçlu bakışlarını seyretmek zorundaydım. Bir akşam Kadir’e açıkça sordum:
“Kadir, sence bu evde biz mi yaşıyoruz, yoksa annen mi?”
Cevap veremedi. Sustum. O gece yastığa başımı koyduğumda sadece yıllardır süren çatışmaları, hissettiğim yalnızlığı sordum kendime: Neden kadınlara hep fedakârlık düşüyor? Kendi hayatımıza sahip çıkmak, neden diğerlerinin gözünde bencillik oluyor? Kendi yuvamı korumak isterken, neden bir başkasının gölgesinde kayboluyorum?
Artık biliyorum ki, zamanında görmezden geldiğim, “Böyle adamların yanında kadınlar ezilmez” diye düşündüğüm her ayrıntı, bugün içimde dağ gibi bir pişmanlık oldu. Belki de hepimiz ara sıra bu çemberin içinde debeleniyoruz: Evlenip bir yuva kurmak isterken, kendi hayatımızdan ve benliğimizden ödün veriyoruz. Şimdi yalnızca şunu merak ediyorum:
Acaba siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız? Bir zamanlar sevdiğiniz adamı, annesinin yanında yapayalnız bırakılmış bir kadın olarak terk eder miydiniz? Yoksa sabırla bir mucize bekler miydiniz?