Artık Kendine Yet, Ben Bitim: Eşime Son Sözlerim
“Hakan, artık kendine alışveriş yapıp kendi yemeğini pişirebilir misin? Ben bitim, gerçekten.” Sesim ne öfkeliydi ne de kırgındı, ama içimde birikmiş yüklerden sıyrılıp konuşmak zorunda kalmıştım. Hakan’ın kaşığı havada asılı kaldı; gözlerinde anlam veremeyen bir şaşkınlık… Olayı büyüteceğini sanmıyordum ama birdenbire öyle bir patladı ki, sanki yıllarca sustuğu şeyler birden ağızdan fırladı, masadaki tuzluğun yere yuvarlanması gibi.
“Sen ne diyorsun Elif?” dedi Hakan, sesi haddinden fazla yüksek; neredeyse mutfağın duvarları da titredi. “Bunca sene ben mi desteklemedim seni? Beni bu kadar mı düşürdün gözünde?”
O an küçük kızımız Zeynep, elindeki oyuncağı bırakıp ürkek gözlerle bize baktı. Oysa ben, sadece biraz anlaşılmak, bir nebze rahatlamak istemiştim. Kola kanat gibi açılmış yüklerden kurtulmaya çalışıyordum, ama o an o masa üzerinde koca bir öfke heykeli dikilmişti.
Evliliğimizin başından bugüne kadar Hakan’ın işten eve yorgun gelmesini anladım, onun için sıcak yemek hazırlamayı, alışverişten temizliğe kadar her şeyi üstlenmeyi görev bildim. Annem hep, “Karı koca birbirine destek olmalı kızım, sabretmek gerek,” derdi. Sabrettim. Ama sabrım tükendi. Çünkü Hakan hiçbir şeyi umursamıyordu; markete tek başına gitmez, hadi birlikte gidelim desem iş güç bahanesine sığınır, bir bardak su alırken bile “Elif su var mı?” diye seslenirdi. Hayatımızda hiç eşitlik yoktu. Ve paylaştığımız o çatının altında tek başıma yaşlandığımı hissetmeye başlamıştım.
“Bir kere de kendin yap, Hakan! Ben de insanım. Ben de yoruluyorum. Sen evin reisiysen de ben de evin direğiyim.”
Sözlerimin ağırlığı yüzüne yansıyınca biraz yutkundum, içimdeki sarsıntıyı hissetmiştim. Amma velakin, Hakan geri adım atacak gibi değildi. “Bak Elif, sabah akşam işteyim. Eve geliyorum, huzur bulmak istiyorum. Seninle didişmek değil!”
Hakan’ın huzuru, benim huzursuzluğum üzerine inşa ediliyordu. Misafirler geldiğinde üzerine titrediği o adam, evde bana ya bir teşekkür etmez ya da yaptığı küçük bir çabayı büyütüp anlatırdı. Kız kardeşi Ayşegül’le geçen hafta telefonda konuşmuşken “Elif sağ olsun, her şeyimi yapıyor, ben de şanslıyım” dediğini duymamış olsam, inanacaktım bu laflarına. Ama gerçek öyle değildi.
Kendimi sorguladığım gecelerle dolu son bir seneydi bu. Zeynep’in okul masrafları, evin geçimi, Hakan’ın neredeyse hiç kendine iş yüklenmemesi, üstüne üstlük benim yarı zamanlı çalıştığım tekstil atölyesindeki patronun bile daha çok hakkımı veriyormuş hissi. Kendi annemlere gittiğimde annem “Hakan iyi adamdır yavrum, kimin kocası alışveriş yapıyor ki?” dediğinde içimde fırtınalar kopuyordu ama yüzüme yansıtamıyordum.
O akşam sofradaki sessizlik, Zeynep’in yemeğini yemeyi bırakması, her şey üstüme üstüme geliyordu. “Anne, kavga etmeyin,” dedi kızım, sesi incecik, gözleri korkuyla doluydu. Hakan bir an bakışlarını kaçırdı.
“Zeynep’ciğim, her şey yoluna girecek,” dedim, sesi titreyen bir huzur vermeye çalışarak. İnsan bazen çocuğu için yutuyor, ama içindeki zehrin tadı evin duvarlarını bile çürütüyor.
Ertesi gün, gerçekten yaptım. Eve döndüğümde masada, salatıkların suyu sızmış, yarı yapılmış bir pilav ve henüz pişmemiş bir yemek duruyordu. Hakan kapıdan baktı, “Elif, bunu mu yiyeceğiz şimdi?” dedi alaycı bir sesle. “Sen alışık değilsin tabii, kolay değilmiş gördün mü?” dedim. Sustum, tartışmadım. Birlikte sofraya oturmadık; Zeynep “Ben makarna istiyorum,” deyince makarnayı kendim pişirdim, ona yedirdim. Hakan kendi yaptığı tabağı boş bıraktı.
O hafta boyunca evde görünmeyen bir ağırlık vardı. Ne aramızdaki diyaloglar eskisi gibi samimiydi ne de bakışlarımızın sıcaklığı kalmıştı. Annem telefonda “O kadar büyütme, her evde olur,” dedi. Ama benim evimde bu hep oluyordu, hep ben bir adım fazla atıyordum. Bir sabah mutfakta “Zeynep’ten başka kimse için yapmıyorum artık, her işini kendin hallet Hakan,” dedim. Arkasını dönmeden “Sen de iyice değiştin,” diye söylendi. Evet, değişmiştim. Artık kendim için de yaşamak istiyordum.
Zaman geçtikçe, Hakan değişmek yerine içine kapandı. Birkaç kez işten eve geç geldi, sanki evdeki gerginlikten kaçıyordu. Ben de fırsat buldukça arkadaşlarımı arayıp dertleştim. “Bak Elif,” dedi Nermin, “Senin yaptığını yapan az kadın var bu zamanda. İyi yapıyorsun bence. Evlilikte eşitlik yoksa adalet de yok.” Nermin’in kelimeleri ilaç gibiydi.
Bir akşam Hakan, televizyon izlerken yanına oturdum. “Nereye kadar böyle Hakan?” dedim yavaşça. “Birlikte bir şeyleri çözebilir miyiz, yoksa sen ben diye ayrı mı yaşarız bu evde?” Yüzü donuk bir gururla gerildi. “Bilmiyorum Elif. Sanki eski sen değilsin, eskiden daha kabuldün. Ben de çalışıyordum, sen de, ama nasıl olsa yolunu buluyordun.”
“Yolumu bu kadar yalnız bulmaktan yoruldum,” dedim. “Beraber olalım istedim, ama beraber olmak demek fedakârlığı tek başına üstlenmek değil.”
O geceye kadar Hakan’ın içinde bana karşı bir sevgi, bir minnettarlık kalmadığını düşünmeye başlamıştım. Zeynep’in odasına giderken “Anne, babam neden böyle kızıyor?” diye sordu. “Bazen insanlar değişir Zeynep’ciğim, büyür, başka türlü düşünmeye başlar. Bu kötü bir şey değil,” dedim. Ama içim paramparça olmuştu. Ben büyümüştüm; eşitliği öğrenmiştim.
Bir sabah, Hakan’ın bıkkın bir ifadeyle dolabı karıştırdığını gördüm. “Ne arıyorsun?” dedim. “Çaydanlık yok, kahvaltıda simit alacağım. Benimle gelmek ister misin?” dedi, ilk kez yıllardır bana böyle bir şey sordu. Küçük bir umut ışığı yandı içimde. “Ben Zeynep’e kahvaltı hazırlayacağım, sen kendin alabilirsin,” dedim kibarca. Kırılmadım. Güçlüydüm artık.
Aradan geçen günlerde Hakan markete gidip alışveriş yapmayı, hatta bazen akşam yemeğinde yardım etmeyi keşfetti. İlişkimizin üzerinde hâlâ bir bulut gibi gerginlik asılıydı ama bir değişim başlamıştı. Kimi akşamlar sessizce birlikte bulaşık yıkadık. Meğer ben değil, ikimiz de eşit olduğumuzda evimiz gerçekten huzur doluyormuş.
Şimdi masanın başında yalnızca kendime çay koyuyorum ama içim daha hafif. Zeynep bana sarılıp “Anne, babam bana tost yaptı,” dediğinde gülümsüyorum. Hakan’ın gözlerinde bazen hâlâ eskiye dair küskünlükler, alışkanlıklar var; tamamen değişti demem mümkün değil. Ama ben kendim için, Zeynep için bu adımı attım.
Bazen pencere önünde otururken kendi kendime soruyorum: Bir kadın ne zamana kadar susmalı? Kendi mutluluğunu elde etmek için, herkesin mutlu olmasını beklemeden mücadele etmeli mi?