Evladım Her Şeyimi Aldı: Bir Annenin Hayatta Kalma Hikayesi

Telefonun çaldığı o geceyi asla unutamam. İçimde bir yangın, gözlerimde yaşlarla uyandım yatağımdan. Güya oğlum Alper arayacak, “Anneciğim iyi misin?” diyecek sandım. Ama her şey o gece başladı. 55 yaşındayım, Ege’nin sıcak bir kasabasında büyüdüm. Eşim Cemal ile lise yıllarından beri tanışırdık. Yoksulduk, ama birbirimize sımsıkı bağlıydık. Oğlum Alper’i bin bir emekle büyüttük. Okuttuğumuz üniversitelere, İstanbul’daki ilk işine, ilk evliliğine… Her şeyine şahit oldum. Başarılarını alkışladım, hatalarında ona kol kanat gerdim. Hiç düşünmezdim bir gün en yakınımın bana yabancı olacağını.

Eşim üç yıl önce bir trafik kazasında ansızın hayatını kaybedince, dünyam başıma yıkıldı. O zamandan beri, oğlumla birbirimize daha çok sarıldık sandım. Cemal’den köyde kalan bir ev, biraz da birikmiş paramız vardı. Ne oğlumdan ne de kimseden hiçbir zaman bir beklentim olmadı. Sadece huzurlu bir yaşlılık isterdim hepsi buydu. Ama hayat bazen eski filmler gibi acımasız; perde arkasında ne olup bittiğini sonradan anlıyorsun.

İki yıl önceydi. Alper işlerinde çok yorulduğunu, İstanbul’daki evi satsa köye taşınmayı düşündüğünü söyledi. Ben de annemden kalan köy evinde yaşamak istiyordum zaten. “Anne, her şeyi üstüme yap, hem bankaya gitgel uğraşmazsın, hem de ben ilgilenirim,” dedi. Gözüm kapalı güvenmiştim ona. Avukatla, noterde hallettik işlemleri. Evi oğlumun üstüne yaptık. Hani diyorum ya, insan evladına güvenmez de kime güvenir? Ama o imzalar atılınca asıl kabus başladı.

Bir haftada her şey değişti. Alper’in aramaları seyrekleşti. Yanıma nadiren gelir oldu. Bir gün, sabah kapıya gelen haciz memurlarıyla sarsıldım. Oğlumun bazı işlerden dolayı borçlandığını, evin üzerine ipotek koyduğunu söylediler. Onlara anlatmaya çalıştım, “Ben sadece annesiyim, hiçbir şeyden haberim yok,” dedim. Ama resmi olarak ev artık onundu ve borcu ödenmezse evi satacaklardı…

Duyduklarımın şokuyla yere yığıldım. Bir insanın, kanından olan evladının, annesini bu hale getirmesi nasıl mümkündü, anlayamadım. Alper’e defalarca ulaşmaya çalıştım, “Neden yaptın oğlum, neden?” dedim. Telefonlarım açılmadı. En yakın akrabalarımız, komşularımız duyunca utancımdan sokağa çıkamaz oldum. Üç gün boyunca kimseyle konuşmadım. Aynada kendime bakmaya bile cesaret edemedim; yaşlı, bitkin, hayal kırıklığına uğramış bir kadın vardı karşımda.

Bir akşam, komşum Fadime abla kapımı çaldı. Ağlamaktan gözlerim mosmor olmuştu. Koluma girdi, “Elif, sen güçlü bir kadınsın. Böyle pes edemezsin,” dedi. O an hayatımda ilk kez kendimi bu kadar yalnız hissettim. Herkes evladı için yaşar ya, ben şimdi ne için savaşacaktım?

Alper’in küçüklüğünden kalan albümlere sarıldım. O mavi önlüklü, gülen çocuk nereye gitmişti? Babasının mezarını ziyaret ettim, yıllardır içime attığım acılar, bir anda gözyaşlarımla mezar toprağına aktı. “Cemal, oğlumuzu böyle yetiştirdik mİ?” diye fısıldadım. Hiçbir cevap gelmedi. O günden sonra hayatımda yeni bir dönem başladı: Hayata tutunmak.

Evim satıldı, borç için gelenler gün be gün kapımı çalmaya devam etti. Köyün dışında eski bir ahşap eve taşınmak zorunda kaldım. Kimseye söyleyemedim, kimseyle göz göze gelemedim. Ancak Fadime abla, bana kendi kızını arar gibi ilgi gösterdi. “Evine temizlik, yaşlı bakımı işi buldum, ister misin?” dedi. Gururum incinse de, kendime başka çarem olmadığına inandırdım. Bir başkasının evini temizlemek, yıllardır ellerimde büyüttüğüm çocuk için gururumdan vazgeçmek… İşte asıl kırılma noktası buydu.

Sabahları erken kalkıp kasabaya otobüsle gidiyor, dönerken yol boyunca anneliğin, hayal kırıklığının ve yalnızlığın ağırlığını taşıyordum sırtımda. Bir gün büyük bir apartmanda temizlik yaparken, genç bir kızın benim yerimde olmasına dayanamayıp ağladım. “Ben hangi günahı işledim de bu hallere düştüm?” diye kendi kendime sordum. Ama her sabah yeni bir yolculuk, yeni bir umut.

Alper’den hiçbir ses çıkmıyordu. Oğlumu aradığım her seferinde telefon meşgule düşüyor, mesajlarımı görmezden geliyordu. Bir gün tesadüfen kasaba meydanında onu gördüm. Yanında yeni sevgilisiyle gülerek yürüyordu. Göz göze geldik. Yüzünde tek bir pişmanlık izi yoktu. O an içimdeki bütün sevgim, yerini tarifsiz bir acıya bıraktı. İçimden koşup ona sarılmak, “Oğlum! Bunu bana nasıl yaptın?” diye haykırmak istedim. Ama dondum kaldım. Yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti gitti.

O an anladım ki; bazen insan en çok sevdiğinden en büyük darbeyi yiyor. Benim için bu dünyanın sonu gibiydi. Ama yaşamak zorundaydım, hayatta kalmak zorundaydım. Bir gün camide tesadüfen yaşlı bir amcayla tanıştım. Elinde tespih, gözlerinde hayatın bütün yorgunluğunu taşıyordu. Oturduk yan yana, anlatacak birini arıyormuş gibi başladı konuşmaya. Ona hikayemi anlattım. “Evlat… Bazen kalbimizi en çok yaralayanlar en yakınımız olur. Ama unutma, Allah seni unutmaz,” dedi.

O gün o yaşlı amca bana umut oldu. Artık her işe başvuruyor, yeni bir hayat kurabilmek için mücadele ediyordum. Kendi kendime söz verdim: “Ben Elif, oğlumun yaptığına rağmen ayakta kalacağım.” Yaşadıklarımı kimseye anlatmaya utanıyordum ama artık korkmuyordum, utançtan sıyrıldım. Bir süre sonra kasabaya gelen hayır derneği ile tanıştım. Onlar sayesinde yeni insanlarla, benzer hikayesi olan kadınlarla tanıştım. Dayanışmanın, paylaşmanın ne demek olduğunu tekrar hatırladım. Kaybettiklerimin yasını tuttum ama artık kendim için de yaşamaya başladım.

Bazen geceleri eski evdeki anılarım gözümde canlanıyor. Oğlumun oyuncaklarını, ilk yürüdüğü anı düşünüyorum. Hayatta en çok güvendiğim insanın, bana en büyük acıyı yaşatması hâlâ aklımı kurcalıyor. Affedebilir miyim? Onu bir gün karşıma alıp, “Senin annenim, hiçbir zaman senden vazgeçmem. Ama bana yaptıklarını da asla unutamam,” diyebilir miyim? Bilmiyorum.

Yıllar geçti… Şimdi kasabada tek başıma küçük bir hayata tutundum. Arada bir Fadime ablayla oturup çay içiyoruz, hayatı konuşuyoruz. Oğlumdan, geçmişimden hiç bahsetmemeye çalışsak da, anneliğim kalbimin en derininde acı bir iz bıraktı. Bir insanın en sevdiklerinden ihanet görmesinden daha acısı var mı, gerçekten bilmiyorum.

Şimdi tam burada, sizlere soruyorum: Sizin başınıza böyle bir şey gelse ne yapardınız? Bir anne evladını affedebilir mi? Affetmeli mi, yoksa yoluna tek başına devam etmeli mi? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşmanızı isterim. Hepimizin hayatında yaralar var; peki ya siz, kendi yaranızla nasıl başa çıktınız?