Ev Artık Evim Değil: Kayınpederim, Evliliğim ve Ben

“Yeter artık, dayanamıyorum, şu adama bir şey demen gerekiyor!” Kahvaltı sofrasına yumruğumu vurduğum o sabahı asla unutamıyorum. Derya, başını yerden kaldırmadan, çayını yudumladı. Dışarıda martılar bağırırken, içeride sessizliğimiz daha da ağırlaştı. O an kendimi öylesine yalnız hissettim ki… Bu evde, birlikte kurduğumuz sandığım bu dört duvarın arasında yabancıydım artık. Halbuki Derya’yla İstanbul’dan çıktığımızda yeni bir hayat kuracağımıza, huzur bulacağımıza yemin etmiştik. Ama taşındığımız İzmir’in bu kenar mahallesinde başka türden bir fırtınanın ortasına düştüm.

Derya’yı ilk tanıdığımda beni etkileyen şey, onun ailesine olan bağlılığıydı. Babaannesiyle büyümüştü, annesi hastayken babası Ekrem Bey vardı yanında. Ama Ekrem Bey’in gölgesinin bu kadar ağır basacağını, geleceğimizin üstüne böylesine çökeceğini asla tahmin etmemiştim. İlk başlarda haftada bir gelir, torun isteyen laf arasında beni yoklardı. Ama annesinin ölümünden sonra Ekrem Bey, her gün kapımızdaydı. Başlarda acısını anladım, birlikte akşam çorbası içtik, ona oda hazırladık. Ama bir ay sonra, sabah zile basıp içeri dalıyor, alışveriş listemi çöpe atıp oğlunun en sevdiği yemekleri sayıyordu. Her gün. Her sabah. Gaza getirici, eleştirici, laf sokucu. En çok da bana.

Bir gün alışverişten döndüğümde market poşetindeki malzemelerimin yarısı eksik; “Erkek adam ıspanak mı yer, git paça al paça!” diye hor görüyor. Derya da gülüp geçiyor, ‘baba işte, takılma’ diyordu. Fakat bardağı taşıran kısım mutfakta geçen bir gece oldu. Derya banyoda, ben de kızım Nisan’ı uyutmaya çalışıyorum. Ekrem Bey üst kattaki komşunun bahçesine sigara izmariti atmasından dolayı kapıma polis dayandı; ‘Sizin kayınpeder bey attı’ dediler. Utancımdan yerlere girmek istedim. Derya destek olmadı, hatta babasına sarıldı: “Sakın canını sıkma, bunlar aşılır.” Aşılır mı, peki ya biz? Evi her gün işgal eden, çocuk gibi ihtiyaçları sıralayan bir adam karşısında, ben neden bu kadar güçsüz ve öfkeliyim?

Geceleri uykumdan sıçrıyorum. Ekrem Bey’in takıntılı konuşmaları kulaklarımı tırmalıyor. Kimi zaman gecenin bir vakti mutfağa geliyor, ‘Her erkek böyle sabaha karşı kahve içer, bak bana…’ deyip kendi hayatını anlatıyor. Benim ise hayalimdeki huzuru adım adım yıktığını anlamıyor. Ona laf söylesem Derya araya giriyor, “O bana annemin son emaneti, ona kol kanat germeliyiz,” diyor. Sabahları iş görüşmelerinin stresi, öğleden sonraları eve dönmemek için uzun yürüyüşler. Bir nevi kaçış…

Bir akşam Derya’yla artık açıkça konuşmak istedim. Yatak odasının loş ışığında, “Bu böyle gitmeyecek Derya,” dedim. “Baban burada olduğunda ben nefes alamıyorum. Kendi evimde sığıntı gibiyim.” Bir an olsun bana döndü ve gözlerinde ilk kez gerçek bir öfke gördüm: “Sen de biraz anlayışlı ol, babamı kaybettim. Hem senin de baban erken öldü, büyüğün olmadığı için bilmiyorsun belki…” O kadar savunmasız hissettim ki. Sevgiden, anlayıştan, aileden eser kalmamıştı. O gece uyumadım. Salonda battaniyeye sarılıp bir köşede sabaha kadar oturdum. Gözyaşlarım kuruduğu anda bile içim acımaya devam etti.

Aradan üç ay geçti. Evin duvarlarını saran Ekrem Bey rutini değişmedi. İhtiyar, bazen komşulara küfrediyor, bazen market kasiyerine laf atıyor. Ben ise yavaş yavaş kendi evimin içinde görünmezleşiyorum. Kızım Nisan bile bazen gece uyanıp “Büyükbaba geldi mi?” diye soruyor artık. Beni babası olarak mı tanıyor, yoksa evin dördüncü adamı Ekrem Bey mi? O gün karar verdim, ya bu evde kendime yer açacaktım ya da tamamen gidecektim. Tüm cesaretimi toplayıp Derya’yla son bir kez konuştum:

– Derya, ben taşınıyorum. İster babanla kal, ister gel.
– Şaka mı bu Mustafa? Hangi güçle bizi bırakacaksın?
– O güç, her gün biraz daha eridiğimde bulduğum o korkunç boşluğun gücü.

Derya bir süre sessiz kaldı, dudakları titredi. Sonra ağlamaya başladı; odada yankılanan tek şey hıçkırıklarıydı. Günlerdir beklediğim bir değişim, bir pişmanlık yerine kabullenmeyle karşılaştım. Ekrem Bey ben valizimi toplarken salondaydı, haber dahi vermememi, arkamdan konuşacak olmasına aldırmamamı dahi önemsemiyordum. Ama kalbim paramparçaydı.

Evden çıkarken Nisan’ın odasına son bir defa girdim. Küçük yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Saçlarını sevdim, ‘Baban seni hep sevecek’ dedim usulca. Kendi babamı hatırladım; çocukken ona sarılıp korkularımı nasıl unuttuğumu düşündüm. O an anladım: Benim evim artık bu dört duvar değil, hiç bitmeyen bir ‘aile çatışmasının’ içinde ezilmiş anılarım olmuş.

Derya’ya bakmadan çıktım. Kapının önünde derin bir nefes aldım, İzmir’in sokağında ıhlamur çiçekleri kokuyordu. Yalnızdım. Ama belki de ilk kez gerçekten özgürdüm.

Peki, evlerimizde huzur ne zaman başkalarının gölgesinde kaybolmaya başlar? Bir gün herkes kendine şunu sormalı: “Aile uğruna ne zamana dek kendinden vazgeçebilirsin?”