Kayıp Aşk: Ne Olacak Şimdi?
“Ne olacak şimdi?” deyiverdim istemsizce, annemin mutfakta dönen tahta kaşığının sesine karışan tiz bir sesle. Sanki sesim evin dört köşesine yankılandı da hem anneme hem de kalbimdeki karanlığa ulaştı. O gece, Yeldeğirmeni’ndeki eski sokaklarda Gökhan’la yürürken, hayatımın bir daha asla aynı olmayacağının farkındaydım. Onun gözlerinde geleceğin belirsizliğini, kendi sesinde ise korkumu duyuyordum. “Olağan karşılıyor musun?” diye fısıldadı birden. Sanki içimdeki bütün duvarları yıktı.
Gökhan bana dönüp, ciddi bir ifadeyle, “O zaman dünürcü göndereceğim. Korkma, yanındayım,” dedi kısık sesle. O an, çocukluk aşkımın başka bir hayatın eşiğinde olduğunu hissettim. Ağabeyim Murat’ın dudak büküşü, annemin gözlerinde akan endişe, babamın pespaye sessizliği… Hepsi kafamda çalkalanıyordu. Ben, Elif. Otuzumdaydım, hayatım boyunca annemin koyduğu sınırların dışına pek az adım atabildim. Ama bu aşk, içimde öylesine kök saldı ki, ne yapacağımı bilemedim.
Eve dönerken gözümde yaşlar, kalbimde tuhaf bir sıcaklık vardı. İki genç kardeşim, Ayşe ile Zeynep, bana merakla bakıyorlardı. “Hadi, anlat abla, ne oldu?” Ayşe kolumdan çekiştirdi. Yine gülümsedim, çünkü onların da kendine ait hayalleri vardı, tıpkı benim gibi. “Gökhan’la konuştuk. Her şey yolunda… sanırım.” dedim. Bunu derken öldüğüme inandığım umut, yeniden içime kök saldı.
Ertesi sabah, kahvaltı sofrasında sessizlik vardı. Babam gazetesini okuyor, annem cevizli çörekleri karıştırıyordu. Zeynep bana göz kırptı, Ayşe ise patlamak üzereydi: “Baba, Elif ablam evlenmek istiyor!” Herkesin bıçak gibi sessizliğine bambaşka bir anlam kazandıran bu cümle havada asılı kaldı. Babam usulca gözlüğünü çıkardı, gözlerini bana kaldırdı: “Kiminle, kızım?” dedi.
Gözlerindeki küçümseme içimi parçaladı. “Gökhan’la baba… Biliyorsun, eskiden beri görüşüyoruz. Dün akşam ailesiyle konuşmaya karar verdik.” O an annem elindeki kaşığı düşürdü. Bir damla gözyaşı dudağıma koydu. “Kızım, biliyorsun… Gökhan’ın ailesinin işleri hiç iyi gitmiyor. İki yıl önceki iflasa herkes şahit. Üstelik sen daha bankada yükselmedin. Acele etmen doğru mu?”
Başımı öne eğdim, tırnaklarımı sıkarken sesim titredi: “Aşk bu, anne. Hayatta kesin olan ne ki?” Cevap yerine önce bir sessizlik, sonra boğucu bir öğüt yağmuru başladı. Annem geçmişten örnekler veriyor, “Mutluluk ekmek parasıyla alınmaz kızım,” diyor; babam ise “Ailemiz komşulara ne der? Biraz daha bekle,” diyordu. O an, özgür bırakılmış bir çocuk kadar çıplak hissettim kendimi. Ayşe ve Zeynep bana sarıldı.
Ertesi hafta Gökhan’ın ailesi bize dünürcü olarak geldi. Salonun köşesinde annem kaynayan çaydanlığa göz atıp durdu, babam ise Gökhan’ın babasıyla ayakta konuştu. Gökhan bana göz ucuyla bakıp gülümsedi, “Her şey güzel olacak. Sen yeter ki vazgeçme,” dedi. Onun sesinde, sanki büyük bir kurtuluş vardı. Ama babam başını iki yana sallayarak salonda sessizliğe gömüldü: “Kusura bakmayın, Elif’in biraz daha işi var. Bizim için erken… Belki seneye konuşuruz,” dedi. Gökhan’ın annesi gözleri dolu dolu oldu. Bir anda, hayallerimizin arasında koca bir duvar örülmüştü.
O gece odamda, hayatın bana verdiği en ağır yükü hissettim. Ne Gökhan’dan vazgeçebiliyordum, ne ailemin ağırlığından. Kapı çaldı, annem başucuma oturdu. “Kızım, biz senin kötülüğünü ister miyiz hiç? Dünya zor, evlilik kolay iş değil.” Ben ise titreyen dudaklarımla, hıçkıra hıçkıra “Ben onu seviyorum, anne,” dedim.
Aylar geçti. Her sabah işe üzgün gidiyor, akşamları umutla Gökhan’dan bir haber bekliyordum. Onunla gizlice buluşmalarımız sancılı bir aşka dönüştü. Parkta banka oturup, “Bir gün kaçalım ister misin?” dedi. Şaka mı ciddi mi anlamadım önce. “Ailem, kardeşlerim… Arkada bırakabilir miyim sence?” diye sordum gözlerim dolarak. “Belki de bazen, herkesi ardında bırakman gerekir,” dedi Gökhan sessizce.
Birkaç gün boyunca deli gibi düşündüm. Evde annem yine benimle konuşmuyordu, babam ise sadece işe ve eve dönmekle meşguldü. Kardeşlerim de olan biteni hissediyor ama annemin gözünde korkuyla susuyorlardı. Bir akşam Gökhan aradı. “Yarın gece, Kadıköy vapur iskelesinde seni bekleyeceğim. Vazgeçmemi istiyorsan gelme. Ama gelmek istersen, sonuna kadar yanında olacağım,” dedi. Kalbim patlayacak gibiydi. O gece sabaha dek gözyaşları döktüm, duvarlara baktım, hayatımla ilgili kararlar verdim.
Sabah içimde bir karmaşa. Annemi mutfakta buldum. “Anne… Hakkını helâl et. Gökhan’ı bırakmıyorum, ona gidiyorum,” dedim. Annem ağlayarak sarıldı. “Ne olur geri dön, kızım… Senin yerin bizim yanımız. Onunla mutlu olacağına inanmıyorum!” diye haykırdı. Ama ben en sonunda hayatımda bir dilime ait olduğumu hissetmek istedim.
Çantamı toplarken Ayşe ve Zeynep odama daldı. İkisi de gözyaşlarını saklamıyorlardı. Ayşe, “Ablam, ne olur kendine dikkat et,” diye sarıldı. Zeynep ise “Gökhan’a güveniyorsan, git. Ama biz seni asla bekletmeyiz, ablacığım,” dedi. Kapıdan çıkarken, ailemin kapısında durup içimde yanan bir acıyı hissettim, ama ayaklarım geri dönmeye izin vermedi.
Vapura yetişmeden önce bir an olsun başımı gökyüzüne kaldırdım. İstanbul’un gri bulutlarına bakıp içimdeki umutsuzluğun yanında, taptaze bir umut büyüttüm. Gökhan orada bekliyordu. “İyi misin?” diye sordu, ben ise ona sarıldım. “Öyle olmam gerektiği kadar iyiyim. Hayata bir kez geldim, hakkımı sevmekten yana kullanmak istiyorum,” dedim.
Aylar geçerken bütün zorluklara rağmen, Gökhan’la birlikte küçük bir evde yeni bir hayat kurduk. Kolay olmadı, annem aylarca benimle konuşmadı. Babam ise ancak torun haberiyle yumuşadı. Gün oldu aç kaldık, işsizliğin sınırına geldik, ama birbirimize tutunduk. Büyük konuşan akrabalardan, yargılayan komşulardan toplamaya çalıştığımız bir hayat… Sevgimizin değip değmeyeceğini zaman gösterecekti belki, ama bir şeyden emindim: Başkalarının gölgesinde yaşanmaz hayat, bunu anladım.
Bugün hâlâ, geceleri pencerede İstanbul’un ışıklarını seyrederken o soruyu tekrar tekrar kendime soruyorum: “Tüm dünyaya karşı bir aşk seçilir mi gerçekten? Ve aile sevgisiyle aşk arasında bir insan ne zaman yol ayrımına gelir? Sizce hangisi daha ağırdır, kim bilir?”