Yerinde Duramayan Kayınvalide: Zerrin Hanım’ın Gölgesi
Kapının sertçe kapanmasıyla salondaki sessizlik bir anlığına tuhaf bir özgürlük gibi geldi bana. Kendi evimizdeyiz, diye düşündüm. Burası artık gerçekten bizim, dedim Murat’a, fakat gözlerinin bir köşesinde saklanan endişeyi fark ettim. “Keşke Zerrin Hanım burada kalsaydı,” dedi annemi kastederek ve aniden pişmanlıkla sustu. Annem değil, Zerrin Hanım… Annem her zaman başka bir yerdeydi, başka dünyalarda, ama kayınvalidem kadar hayatımıza sızabilen başka biri olmamıştı.
Üç yıl boyunca aynı çatının altında yaşadık. Zerrin Hanım’ın evi, sanki onun duvarlarından bizlere sürekli bir haşlama kokusu, bir gözetim duygusu ve asla bitmeyen bir kontrol arzusu sızdırıyordu. Benim adım Derya. Basit bir hayatı, huzurlu bir aileyi düşleyen bir kadındım sadece, ama evlilik, hayallerden daha karmaşıktı. Murat’ı severek evlendim, onun için her şeyi göze aldım. Fakat kayınvalidem Zerrin Hanım karşısında, çoğu zaman çaresiz kaldım.
O bahar günü büyük değişimin günü oldu. Zerrin Hanım birkaç eşya hazırlayıp, “Ben köye gideceğim. Annem Zeynep Hanım yalnız kalmasın bari. Burası da size kalsın,” dedi. Sanki gökyüzünde boran dinmiş, güneş açmıştı. Lakin Murat’ın ufacık şüphesi içimi kurcaladı. Onun annesini ne kadar çok özlediğini, ne kadar alışılagelmiş bir yanı olduğunu ve sanki evdeki boşluğun birden bire garip yankılar yaptığını daha ilk haftadan anladım.
İlk günler harikaydı. Mutfağa girdiğimde kendi kahvaltımı hazırlayabiliyor, salonda çocuklarımız Ali ve Elif’le yere oturup istediğimiz gibi oyun oynayabiliyorduk. Akşamları Murat’la sessizce dizi izleyebiliyorduk, kimse bize laf atmıyor, ‘çamaşırları topla, sobayı yak, çocukları giydir’ diye burnumuzdan getirerek evin düzenine karışmıyordu.
Ama aradan bir hafta geçti ki, sabahın dördünde telefonum çaldı. “Deryacım… Tavuklarım kümesten kaçmış, Zeynep Hanım da yaşlı, onu yalnız bırakmak istemiyorum da… Şu dolapta unuttum tuzları, onları bana kargo yapar mısın? Bir de Murat’a haber ver, arada gelsin baksın bahçedeki domates fidelerine.” İlk başta şaşırdım, sonra öfkelendim. Evin anahtarını bırakıp gitmekle gitmemek arasındaki farkı ilk orada anladım. Sadece bedenen gitmişti o.
Bir gün işten eve döndüğümde bahçede kapkara saçlı bir kadın gördüm. Elinde bir süpürge, patates torbası taşırken bir yandan komşu Ayşe’ye “Yeni gelin olduk ama gene ben uğraşıyorum bak şu evle!” diye bağırıyordu. Daha içeri doğru ilerlerken burnuma aşina bir kolonya kokusu geldi. Burası bizimdi ama aniden başka birisinin ağırlığı evin her köşesine yayılmıştı. Zerrin Hanım köyden habersiz çıkıp gelmişti! Kapıyı açtım, “Hani köydeydiniz?” dedim şaşkınlıkla.
Gözlerindeki o savunmasız bakışı hiç unutamayacağım. “Köy çok sıkıcı Derya. Anneciğim de sürekli uyuyor zaten. Benim burada işim bitmedi. Şimdi şurayı düzelteyim, sonra konuşuruz seninle.” Murat o gün geç gelmişti; eve geldiğinde Zerrin Hanım çoktan koltuğa yerleşip elinde patates soyuyordu. Çocuklar koşup ona sarıldı. O an öylece kaldım. Ben burada neredeydim?
Neredeyse her hafta başka bir gerekçeyle geldi. Bir seferinde “Benim beyaz çarşafım yok!” dedi, başka birinde “Şu dolabı bir türlü toparlayamadınız!” diye söylendi. Habersiz gelmeler, eşyaları yerinden oynatmalar, sabahın köründe yatağın kenarına oturup “Bak sana zeytinli kek yaptım!” diye uyandırmalar… Aile hayatımızı kasıp kavurdu.
Şehirden kopamamanın, yaşlılığın, ait hissedememenin acısını ilk defa Zerrin Hanım’da gördüm. Her uyumsuz tavrı, bir yandan köydeki yalnızlıktan, bir yandan bizden vazgeçemediğindendi. Yine de bedenimizde bıçak gibi hissettik her dönüşünü. Murat’la tartışmalarımız arttı. “Annem üzülüyor, çok yalnız köyde,” dedi. “Ya ben?” diye sordum bir gün, ağlamaklı. “Ben burada neredeyim Murat? Sadece gelin olarak mı varım? Hiçbir yer, hiçbir an sana ve ailene ait değil mi?”
Gece yarısı odama çekildiğim o günlerden birinde Zerrin Hanım’ı ağlarken buldum. Kapı aralığından, “Derya, ben huzur bulamıyorum. Burası sizin oldu ama ben kendime yer bulamıyorum. Annem yaşlı, Murat’ın babası mezarda… Ben ne yapacağım?” dedi. O an duygularım birbirine karıştı; öfkemi, acımı, ona karşı duyduğum minneti susturamadım. “Siz de bize mekân kalmadığını hissettirdiniz yıllarca,” diyebildim sadece, kısık bir sesle.
O yaz her şey birikti. Bahçedeki güller açtığında en büyüğü kırmızıydı ama sapı birden kırıldı. Ali o gün elini dikenlere bulamış, hadi birlikte pansuman yapalım derken göz göze geldik. Ailemizin huzuru, o kırık gül sapı gibi; görünürde parlak ama kökleri çatlaklarla dolu. Geceleri sessizce ağladığım oldu, kapının önünde oturup sabaha kadar düşündüğüm anlar… Bir ev, bir çatı; ruhu kime aitti? Birlikte yaşamanın kimden, nereden vazgeçmek olduğunu kim çözebilir?
Bir gün yine Zerrin Hanım ansızın kalktı, eşyalarını topladı. “Belki bu sefer gerçekten köyde dinlenirim,” dedi, bana bakmadan. Gidişi bir ağırlık daha bıraktı evde. Murat bana sarıldı, “Sen haklıydın. Ama annemi de çok seviyorum.” O anda birbirimize sarıldıkça ağlamaya başladım. Çünkü hepimiz buralıydık ama hiç kimse hiçbir yere tam yerleşememişti.
Şimdi geceleri kendi verandamda çocuklarımı izliyorum, Zerrin Hanım’ın salonda bıraktığı eski bir sandalye hâlâ köşede. Acaba ailede huzur dediğimiz şey, herkesin bir yerlere tam oturamamasından mı doğuyor? Yoksa asıl kırgınlıklar, anlatamadığımız yalnızlıklardan mı büyüyor?