Özlem ile Dargınlık Arasında: Kayınvalidemin Evinde Bir Yaz Tatili

“Senin yüzünden oğlum artık eski Mutlu değil, bunu anlamıyor musun?”

Gülsüm Hanım’ın gözleri yine üzerimde yakıcı bir ok gibi. Kahvaltı masasındayız; çaydanlığın altı hâlâ yanıyor, ekmek kızarmış ama kimsenin bir lokma yiyesi yok. Eşim Burak, dudaklarını ısırarak yere bakıyor, eski bir alışkanlık; çatışmadan kaçarken hep sessizleşir.

Her yıl olduğu gibi, yaz tatili için Çanakkale’den buraya, Edremit’in küçük mahallesine, annesinin evine geldik. Gitmeden önce “Sadece birkaç gün,” demişti Burak, “Zeynep, annem hassas; kırmak istemiyorum.” Ben de alışığım zaten kendi ailemdeki kırgınlıklara, insan bir süre sonra evde nabza göre şerbet vermeye öğrendiği için, göğüs gereceğimi sandım. Şimdi o sabah, üzerime yağan suçlamaların altında yutkunamadan oturuyorum.

İlk başlarda her şey sıradandı. Komşu kadınlar camdan el sallıyor, mahallede kedileri besliyordum. Ama bir akşamüstü, mutfakta sular çekildi. “Sen kendi anneni de yalnız bırakıyorsun, oğlumu da bana yabancı ettin!” dedi Gülsüm Hanım. Ellerim deterjanlı. Kafamda ‘Nereden çıktı şimdi bu konu?’ sorusu yankılanırken Burak ise yine yok. İki gün önce de annem için bayramda köye gidemediğimiz için bana kızmıştı. Sanki iki taraf arasında ısrarla paylaştırılıyorum; annem üzülürse ben suçluyum, Gülsüm Hanım üzülürse de yine ben…

Bir akşam sofrada, herkesin ortasında, Gülsüm Hanım bana dönüp: “Zeynep, senin annen de dul, ona iyi bakıyor musun gerçekten?” diye sordu. O an içimden koca bir isyan yükseldi, ama sustum, yutkundum. Annemle babam boşandığında ben ortaokula gidiyordum ve annem halı dokuyarak bizi okuttu. Her defasında bunu bana sitemle hatırlatır, “Sen güçlü kadınsın, ama oğlum bu kadar güçlü değil,” derdi. Bazen kendi annemi de, kayınvalidemi de aynı oranda beklediğimden fazlasını yüklediğimi düşünürüm. Oysa insanlar farklı kırılır, farklı zamanda kapanıyor yaralar…

Tatilde olduğumuz günlerden biri, Burak’la sahile yürümeye çıktık. Dalga sesleriyle biraz rahatlamak ümidiyle ona açıldım: “Sence ben anneni üzmek için mi varım?” dedim. Burak başını yana eğdi, gökyüzünde martılara bakarken sesi biraz titrek çıktı: “Zeynep, ben iki tarafa da yetişemiyorum. Annem senden, sen de ondan anlam bekliyorsunuz… Bazen hangi tarafta durmam gerek bilmiyorum.”

O an fark ettim ki, sadece ben değil, Burak da bu iki arada kalmışlıkta nefes alamıyor. Bu evde, balkonun eski saksıları arasındaki rüzgar gibi arada sıkışıp kalıyoruz. Ben anneme ve Burak’ın annesine yetmeye çalıştıkça, kendimi giderek daha fazla hiçe sayıyorum.

Bir akşam, evin içinde yine tartışma yükseliyor. Bu defa konu Burak’ın işinden istifa etmeyi düşünmesi. Gülsüm Hanım masa örtüsünü çekiştirerek bana dönüyor, sesi bu kez daha yumuşak ama gözleri yaşlı: “Zeynep, oğlum işsiz kalırsa, sen ayakta durursun. Ama ya Burak? O çabuk kırılır… Çok hassas ondan böyle; babasını küçük yaşta kaybetti…”

İşte o an, yıllardır neden Burak’ın annesi gözümde hep soğuk bir dağ gibiydi, anladım. Oğlunun hassasiyetinin ardında kendine duyduğu korku ve yalnızlığı saklıyor. Kendi annemin bana dayattığı güçlülükle onun oğlundaki kırılganlık birbirleriyle çatışıyor. Halbuki ikisinin de içindeki korku, tek başına kalmak korkusu.

Evdeki sessizlik geceleri çok daha büyük geliyor. Bir gece, pencereden dışarı bakarken Burak sessizce yanıma geldi. “Zeynep, biraz konuşalım mı?” dedi. Sesi yavaş, sözcükler boğuk. “Ben bazen kendi anneme de kızamıyorum. Ama senin de tarafını tutamıyorum. İkisini idare etmeye çalışırken seni de kaybeder miyim diye korkuyorum.”

Gözlerine baktım ve ilk defa bu kadar çıplak bir korkuyu gördüm. Ona, “Biz burada herkesin kendi yarasını iyileştirmesini beklerken, aslında hepimiz biraz daha yalnızlaşıyoruz,” dedim. Sarıldık. O sarılışta, annelerimizin gölgesinden sıyrılıp kendi hayatımızı kurmamız gerektiğinin o kabullenmesi vardı.

Ama asıl yüzleşme ertesi gün yaşandı. Mutfağın köşesinde, Gülsüm Hanım’ı ağlarken buldum. Ne yapacağımı şaşırdım; usulca yanına oturdum. “Ne oldu?” diye sordum. Sesi kısık, kırgın: “Siz geldiğinizden beri evde hep eksik bir şey var. Oğlum işte mutlu değil. Sen uzak, soğuksun. Ben ise kendi oğlumdan uzaklaşmış gibiyim.”

İlk kez elini tuttum. “Ben de buraya gelince kapalı oluyorum; her lafınızda kendimi suçlanmış hissediyorum. Ama bazen de düşünmeden sizi incittiğimi fark ediyorum,” dedim. O an, bir kadın olarak, annelikle, gelinlikle, eş’likle hep aynı “yeterli olamama” korkusunda buluştuğumuzu gördüm.

Tatilin sonunda, vedalaşırken yine klasik Türk ailelerinde olduğu gibi yüzümüzde zar zor bir tebessüm, geride yorgunluk bıraktık. Burak arabaya binerken aynaya bakıp derin bir nefes çekti. Ben camdan son kez Gülsüm Hanım’a bakarken, “Birbirimizi affetmek neden bu kadar zor?” diye düşünüyordum.

Bir yandan annem, bir yandan kayınvalidem, ortada Burak ve ben. Kendi aile tarihimde, geçmişteki kırgınlıkları taşırken karşımdakini gerçekten anlayabiliyor muyum? Yoksa sadece kendi yaralarımın büyüklüğüne mi takılıyorum?

Hayat, bir günü affedip ertesi gün yeniden başlamak mı? Yoksa anlamak için susmak, dinlemek ve beklemek mi?

Sizce, affetmek mi daha zor; yoksa anlamak mı?