Kızım ve Ziyaretçi Yalnızlığım: Bütün Birikimimi Ziyetime Verdim, Şimdi Nereye Sığacağım?

Her şey o sabah başladı. Saat daha yedi bile olmamıştı. Çayın demlenmesini beklerken mutfağımda, dışarıda ince ince yağan yağmurun cama vurduğu sesi dinliyordum. Ocakta kaynayan suyun buharında, geçmişin gölgeli günlerine gittim geldim. Tam o sırada, kapı zile basıldı. Bu saatte kim olur ki? İçimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk çöreklendi.

Kapıyı açtığımda damadım Vedat karşımda duruyordu, yanında mahçup bir şekilde kızım Zeynep vardı. Vedat’ın gözlerinden bir sıkıntı akıyor, boğazında yutkunamamış bir düğüm saklıydı.

‘Anneciğim, sana bir şey danışmamız lazım.’ dedi Vedat. Yanı başında durup başını öne eğen kızımın halini görünce kalbim daraldı, anneliğim kabardı. Misafirperverliğin verdiği görev bilinciyle ikisini de içeri buyur ettim.

Bir süre anlatmaya çekindiler. Vedat’ın dudaklarının kıyısındaki çatlaklar, parmaklarının kararsızca masaya vuruşu bana içlerinde fırtınalar koptuğunu anlatıyordu. Nihayet, derin bir iç çekişin ardından Vedat konuştu:

‘Anne, işyerinde daha bu sabah çıkardılar beni. Beklemiyordum. Bankadan çekmeye çalıştığım kredinin faizi büyüyüp duruyor. Bir buçuk yıldır doğru dürüst iş gelmedi. Zeynep’le aramızda çok düşündük…’

Kızım araya girdi, mahcup bir sesle: ‘Anne, bizim Mila’ya da özel okul çıkmıştı. Ona başka bir yol açamasak, bizim için bir müddet destek olur musun? Söz, işler yoluna girer girmez, ilk fırsatta öderiz.’

O an, içimde tüm korkularımı, kaygılarımı susturdum. Küçük yaşta babalarını kaybetmiş çocuklarımı büyütürken, her gün biraz daha mücadele etmeyi öğrenmiştim. Vedat ilk günden beri iyi kalpli, tertipli bir çocuktu. Kızımın mutluluğu, torunumun daha iyi şartlarda büyümesi için yıllarca her kuruşu kıyıya köşeye koymuştum. ‘Bir yüzük, bir bilezik, belki bir gün işin ucunda hoca olur,’ diyerek biriktirdiğim ziynet eşyalarım, küçük küçük altınlar, dövizler… Hepsini hem bankada, hem eski sandığın dibinde saklamıştım.

Cevabım kısa ve net oldu. ‘Oğlum, sizin için kenarda tuttuğum birikimim var. O bana yalnızca huzur veriyordu, şimdi gerçek huzurunuza katkım olacaksa, hayır diyemem. Alın, toparlanın, ben darda kalırsam yalnızca Allah’a güvenirim,’ dedim.

O kutuyu beraber sandıktan çıkardık. Parmaklarım titreyerek, hayatımın kırk yılına sığdırdığım altınları, bankadan yeni çektiğim birikimleri, Zeynep’le Vedat’a verdim. O anda içim garip bir rahatlık, hatta hafif bir gururla doldu.

Ama o huzur uzun sürmedi.

Biraz zaman geçti, Vedat yeni bir iş buldu. Zeynep’in yüzü güldü, torunum Mila okuluna devam etti. Ama bana dönen hiçbir şey yoktu. İlk başlarda, ‘Anneciğim, seni bu hafta arayacağız, halledeceğiz,’ gibi cümleler duydum. Sonra sesler kısıldı, mesajlar azaldı. Telefona çıkmaz oldular. Ne bir ziyaret, ne bir el öpme…

Bir akşam, millet meclisinde konuşulan ekonomik kriz gündemini seyrederken, koltuğumda tek başıma bir titreme tuttu. ‘Eğer bana bir şey olursa, başımı sokacak bir yerim yok, birikimim yok… Ne yaparım ben?’ dedim kendi kendime. Sanki bir boşluğa düşmüşüm gibi oldu. O anda, Vedat’tan veya Zeynep’ten ne bir karşılık geldi, ne de bir teşekkür… Sanki bu benim en doğal görevimmiş gibi, hakkım olanı vermişim.

Bir gün cesaretimi topladım, Zeynep’i aradım. ‘Kızım, bizim emanet ne oldu? Sizin için kolaylık olur mu, bir taksit planı mı yapsan, ya da bana ayda üç-beş destek?’ O anda Zeynep’in sesi titredi, gözümde insan sarrafı annelik duygusuyla, hemen bir sıkıntı olduğunu hissettim.

‘Anne, Vedat hâlâ toparlayamadı. Elimize bir para geçtiğinde ilk sana vereceğimiz söz…’ Yarım yamalak cümleler, net bir söz yoktu. Yine de üstüne gitmek istemedim, gücenmesinler, bana karşı mahcup olmasınlar istedim. Bir daha o konuda açılmadı mevzu.

Günler böyle geçti. Çevremdeki komşular, benzer hikâyelerini anlattıkça yüreğim daha da burkuldu. Fatma Abla, oğlunun eşine destek olmak için altınlarını verdiğini; şimdi ise bir selamı, bir duası bile zor alabildiğini anlatıyordu. Onun yanında anlatacak cesaretim kalmıyordu.

Akşamlar uzadıkça içimdeki boşluk da büyüdü. Evde bir kedi gibi köşede otururken, uykuya dalmadan önce zihnim hep aynı soruların etrafında dolandı: Sen kendi güvenliğini kenara itip çocuklarına mı güvendin, yoksa onlar senin sevgi ve emeğini bu kadar kolay harcayabilir miydi? Hiçbir söz, hiçbir teşekkür, hiçbir minnetin anlamı var mıydı? Kimi insanlar bir defter kapanınca, senin verdiğini unutur mu?

Zaman akıp gitti. Arada Vedat’la karşılaştım. Gözleri benden kaçıyor, selamı bile eksik. Sanki vermeseydim, kötü kaynana olacaktım; şimdi verdim, gereksiz yere yük oldum. Kızım da artık daha az arayıp halim hatrımı sorar oldu. Benim ise ne huzurum kaldı, ne de geleceğe dair bir umudum.

Bazı akşamlar yalnızlık daha ağır basıyor. Evde kendi kendime kalan parmaklarımla, boş kalan o eski sandığın kapağını okşuyorum. ‘Yıllarca gözünde büyüttüğün hayat, bir çırpıda gitti. İnsan en sonunda neyle avunur? Ailenin sevgisiyle mi yoksa kendine sakladığın güvenle mi?’

Şimdi siz olsanız, ne yapardınız? Aile uğruna verilenler mi değerli, yoksa yaşlılıkta huzur mu? Gerçekten vefa böyle mi olmalıydı? Herkes kendi canı için doğru olanı yaparken, anneliğin hakkı nereye kadar sürer?