Bir Bebek Arabası Yüzünden: Ailemle Sınanmak
“Zeliha abla, o bebek arabasını bize verebilir misin? Ela yürümeyi hâlâ başaramadı, dışarı çıkaramıyoruz.”
Kardeşim Melike’nin sesi telefonda titriyordu. Kız kardeşimin bunca yıl sonra ancak böyle bir talepte bulanacağı aklımın ucuna gelmezdi. Gözüm ister istemez salonun köşesinde duran, minik kızım Duru’nun yumuşacık battaniyelerinin asılı olduğu bebek arabasına kaydı. Kendi kızım henüz on aylıktı, sık sık dışarıya çıktığımızda o arabaya o kadar ihtiyaç duyuyordum ki başka birine vermek gibi bir şey hiç aklıma gelmemişti. İçim daraldı. Melike, “Biliyorum, Duru bazen kullanıyor…Ama Ela’nın durumu malum, hastaneye gidip gelirken çok zorlanıyoruz. Hem senin de arabayı ne kadar kullandığını biliyorum…” diye devam etti, sesi kırılarak sustu.
Telefonu kapattıktan sonra içimde uçuşan düşünceleri susturamadım. Annem iki dakika sonra aradı: “Zeliha, Melike çok üzülmüş, neden çocukları birbirinden ayırıyorsun?” Annemin sesindeki kırgınlık ve biraz da suçlayıcı ton midemi bıçak gibi kesti. Sanki ben bencilce malıma sahip çıkan, kardeşinden esirgeyen biriymişim gibi… Oysa ben sadece Duru’nun ihtiyacı olan gereci, geçici olduğunu bilsem bile vermek istememiştim. Çünkü sadece bir araba değil, annelik içgüdüsüyle kızımı korumaktı derdim. Ama bunu kimse anlamıyor gibiydi.
Sonraki gün Duru’nun mama saatinde, eşim Emre’ye konuyu açtım. “Sence ne yapmalıyım?” dedim. Yorgun bir iç çekti. “Ben karışmak istemem açıkçası Zeliha. Eminim Ela’nın da ihtiyacı vardır ama Duru her gün dışarı çıkmasa bile arabanı kullanıyorsun. Bence bu kararı sen vermelisin,” dedi. O an anladım: Ya annelik içgüdüm ya da ailemin gözündeki ‘iyi abla’ imajım sarsılacaktı.
Melike’den sonra bu sefer teyzem Hatice aradı: “Canım, Melike zaten zor günler geçiriyor. Küçük bir iyilik yapsan, ne kaybedersin?” dedi. Her aramada daha da küçülüyordum. Bir yandan kızımın hakkını korumak, diğer yandan Melike’nin üzülmemesi; kimseye yaranamayacak gibiydim. Tam karar veremeden, üçüncü gün kuzenim Asuman elinde pastayla kapımı çaldı. Çay koyarken, lafı döndürüp dolaştırıp arabaya getirdi: “Ailede herkes konuşuyor, bir bebek arabanız var diye Duru’nun hakkını yemezsin zahir,” diyerek sırıttı. Hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Duru o akşam arabama tutunarak gülmeye başladı. Her güldüğünde, ben biraz daha vicdanımla savaştım. İçimden, “Ben kötü bir anne miyim, yoksa bencil bir abla mı?” diye kendime defalarca sordum. Ama Melike’nin kızı Ela’nın rahatsızlığı da içimde bir yaraydı. Küçücük elleriyle annesinin eteklerini kavrayan o hasta çocuğu düşünmeden edemedim. O gece Emre’nin uyuyakaldığı bir saatte, sosyal medyada annelik gruplarına göz atarken, benzer hikayelerle karşılaştım. Ne çok kadın, sırf aile ricasıyla çocuğunun eşyalarını verip pişman olmuş, kimisi ise veremeyip dışlanmıştı. Sanki hiçbir zaman ‘doğru olan’ yok gibiydi.
Sabah Melike beni tekrar aradı. Bu sefer sesinde bir umutsuzluk vardı: “Düşündün mü Zeliha? Ela yarın hastaneye gidecek. Arabasız çok zor oluyor… Ama anlıyorum, vermek istemiyorsan da…” dedi. Tamamıyla pes etmişti. Bir an dayanamadım ve içimden geldiği gibi bağırdım: “Peki kardeşim, benim yaşadıklarımı kim düşünecek? Gece-gündüz benden istenenle baş etmeye çalışan benim, kimse Duru’nun halini hesaba katmıyor! Eşyalarımı kimseye vermeye mecbur muyum? Ben de yorgunum bazen!” Sessizlik… Sonra Melike, kelimeleri ağlamaya döktü. “Ben senden bir araba istedim, ablalık istedim. Sen artık kimseyi anlamıyor gibisin…” Telefon elimde titrerken, ikimizin de kırıldığını biliyordum.
O hafta sonu annem ve Melike, haber vermeden geldiler. Annem salonda sessizce otururken, Melike gözyaşlarını silerek yanıma yaklaştı. “Bak Zeliha, sana yük olmak istemiyorum. Ama ben bazen dünyayla tek başıma savaşıyorum gibi hissediyorum. Kendi kardeşimden bile destek göremiyorsam, kime güveneceğim?” dedi. İkimiz de gözyaşlarımızı tutamıyorduk. O an anladım, mesele araba değil; mesele görülmek, anlaşılmak, desteklenmekti. Yılların birikmişliği, yarım kalmış cümleleri şimdi dökülüyordu aramıza.
Sarıla sarıla ağladık. Annem yanımıza oturdu, ellerimizi tuttu: “Kızlarım, bazen birbirimizin yükünü hafifletmezsek aile denilen şey neye yarar ki?” dedi, gözleri dolarak. “Ama unutmayın, herkesin de kendini korumaya, güvende hissetmeye hakkı var.”
Sonunda orta bir yol bulduk. Melike’ye araba için hafta içi günleri Duru’nun kullanmadığı sabah ve öğleden sonralarında verecektim. Gerekirse Emre, arabayla Ela’yı hastane randevusuna götürecekti. İlk başta zor oldu ama gün geçtikçe içimizdeki kırgınlıklar yerini huzura bıraktı.
Yaşadığım bu olay bana ailede iletişimin ve anlayışın ne kadar önemli olduğunu yeniden gösterdi. Bazen ihtiyacı olanı korumak, bazen ise kendini ifade edebilmekti mesele. Eşyadan çok, kalbimizdeki değerler ölçü oldu.
Şimdi düşünüyorum: Sadece bir bebek arabası yüzünden kırıldık, incindik… Belki de aile olmanın asıl sınavı, eşyaları değil, duygularımızı paylaşmakta gizlidir. Sizce, aile içinde hakkımızı korurken sevdiklerimizi kırmadan nasıl denge kurabiliriz?