Bir Avuç Kara Frenk Üzümü

“Anne, ben bu yıl arkadaşlarla Sapanca’ya gidiyorum. Merak etme, sabaha dönerim.”

Kızım Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O cümleyi kurarken gözlerini kaçırmıştı benden. Sanki suçluymuş gibi… Oysa ben ona hiçbir zaman yük olmak istemedim. Ama işte, insan bazen yalnızlığını bile çocuğuna yükler ya, ben de öyleydim belki. Kapıdan çıkarken arkasından sadece “Kendine dikkat et,” diyebildim. İçimde kopan fırtınayı ona belli etmemeye çalıştım.

Evde bir başıma kaldığımda, mutfağa gidip dolabı açtım. Bir avuç kara frenk üzümü vardı. Geçen yaz bahçeden toplamıştık Elif’le. O zamanlar hâlâ gülüşüyorduk, hâlâ birbirimize yakındık. Şimdi ise aramızda görünmez bir duvar var. Ellerim titreyerek o üzümleri yıkadım, küçük bir kaseye koydum. Sonra masanın başına oturdum. Televizyonda yılbaşı programları vardı; insanlar gülüyor, eğleniyor, yeni yılı kutluyordu. Ben ise sadece sessizce izledim.

Birden Arkadaş’ın sesi yankılandı zihnimde: “İyi ki varsınız, iyi ki ailemiz var.” Onun ölümünden sonra hiçbir yılbaşı aynı olmadı. O varken evimizde hep kalabalık olurdu; komşular, akrabalar, dostlar… Herkes soframıza otururdu. Ben mantı açar, Arkadaş rakısını yudumlarken eski günlerden bahsederdi. Elif ise babasının dizinin dibinden ayrılmazdı.

Şimdi ise evde sadece ben ve sessizlik var. Elif’in odasına girdim; yatağı toplanmış, masasının üzerinde bir kitap ve yarım kalmış bir mektup vardı. Mektubu elime aldım. “Anneciğim,” diye başlıyordu. “Bazen seni anlamakta zorlanıyorum. Babamdan sonra çok değiştin. Biliyorum, sen de acı çekiyorsun ama ben de yalnız hissediyorum…”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Demek ki yalnızlık sadece bana ait değildi; Elif de kendi yalnızlığında kaybolmuştu. O an anladım ki, yas sadece öleni değil, geride kalanları da birbirinden koparıyordu.

Telefonum çaldı. Annem arıyordu: “Kızım, iyi misin? Yalnız kalma bu gece, gel bize.”

“İyiyim anne,” dedim yalan söyleyerek. “Biraz televizyon izleyip yatacağım.”

Ama iyi değildim. İçimde bir boşluk vardı; ne annemin sıcak çorbası ne de Elif’in varlığı doldurabiliyordu artık.

Saat gece yarısına yaklaşırken, mutfağa gidip Elif’in en sevdiği börekten bir dilim kestim. Yanına da o kara frenk üzümlerinden koydum. Sanki Elif birazdan kapıdan girecekmiş gibi… Ama biliyordum ki gelmeyecekti.

Birden kapı çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. Kapıyı açtığımda komşum Ayşe abla elinde bir tabak baklava ile karşımdaydı.

“Yalnız kalma dedim kendi kendime,” dedi gülümseyerek. “Gel biraz sohbet edelim.”

Oturduk mutfakta; Ayşe abla kendi çocuklarından bahsetti, ben ise sustum çoğunlukla. Sonra birden içimdeki acıyı dökmek istedim:

“Biliyor musun Ayşe abla, bazen Elif’le konuşamıyorum artık. Sanki başka bir dil konuşuyoruz.”

Ayşe abla derin bir iç çekti: “Çocuklar büyüdükçe bizden uzaklaşıyorlar sanıyoruz ama aslında onlar da kayboluyorlar kendi yollarında.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Elif’in çocukluğunu düşündüm; ilk adımlarını, ilk okul gününü… Sonra Arkadaş’ın hastalığını ve ölümünü… O günden sonra evimizin ışığı sönmüştü sanki.

Sabah olduğunda Elif mesaj attı: “Anne, iyiyim merak etme. Akşam döneceğim.”

O mesajı okurken içimde bir umut filizlendi. Belki de yeniden konuşabilirdik, belki de birbirimizi yeniden bulabilirdik.

Akşam olduğunda Elif eve döndü. Yorgun ve biraz da üzgün görünüyordu.

“Anne… Dün gece seni çok düşündüm,” dedi sessizce.

Ben de ona yaklaştım: “Ben de seni düşündüm kızım. Belki de birbirimize daha çok sarılmamız lazım.”

Elif gözlerimin içine baktı: “Baba olsaydı her şey farklı olur muydu?”

Bir süre sessiz kaldık. Sonra ona sarıldım; yıllardır ilk defa bu kadar sıkı sarıldık birbirimize.

Hayat bazen bir avuç kara frenk üzümü kadar küçük anlarda saklıymış meğer…

Şimdi size soruyorum: Siz hiç sevdiklerinizle aranızdaki duvarları yıkmak için ilk adımı attınız mı? Yoksa o duvarların ardında kaybolmayı mı seçtiniz?