Bir Kız Çocuğunun Sessiz Çığlığı: Polis Köpeği Müzayedesinde Yaşananlar
“Satılık! Sadık, eğitimli, emekli polis köpeği! Kim başlamak ister?” diye bağırdı adam, mikrofonun cızırtılı sesiyle. Kalabalığın uğultusu arasında, elimde sımsıkı tuttuğum eski bir fotoğraf vardı: Annem ve yanında kocaman, kahverengi gözlü bir Alman kurdu. Annemin adı Zeynep’ti. Benim adım Elif. Sekiz yaşındayım ve annemi geçen kasımda bir operasyonda kaybettim. O günden beri konuşmuyorum. Sanki kelimeler boğazımda düğümleniyor, çıkmak istemiyorlar.
Babam sabah işe gitmeden önce bana sıkı sıkı tembihledi: “Elif, evden çıkma. Bugün önemli bir gün.” Ama ben duvarların arasında daha fazla kalamazdım. Annemin köpeği Karabas’ın emekli olup satılacağını duydum. Onu bir başkasına bırakmak… Hayır, buna dayanamam.
Ayakkabılarımı sessizce giydim, kapıyı usulca çektim. Sokaklar sabahın erken saatinde bile kalabalıktı. Herkes pazara, müzayedeye gidiyordu. Ben de onların arasına karıştım. Kimse sekiz yaşında bir kız çocuğunun tek başına nereye gittiğini sorgulamadı.
Müzayede alanına vardığımda kalbim deli gibi atıyordu. Herkes bağırıyor, pazarlık yapıyor, köpekleri inceliyordu. Karabas’ı hemen tanıdım. O da beni gördü; kulaklarını dikti, kuyruğunu salladı ama zincirinden kurtulamadı.
“Başlangıç fiyatı beş bin lira!” diye bağırdı adam tekrar. Bir adam elini kaldırdı: “Beş bin!” Bir kadın hemen ardından: “Altı bin!”
Ben ise sadece Karabas’a bakıyordum. Gözlerim doldu. Annemle Karabas’ın birlikte geçirdiği günler gözümün önünden geçti: Parkta oynadıkları, annemin ona sarıldığı, Karabas’ın annemi koruduğu anlar…
Birden biri omzuma dokundu. Döndüm; yaşlıca bir kadın bana baktı. “Küçük kızım, burada ne yapıyorsun tek başına?” dedi yumuşak bir sesle. Cevap veremedim. Sadece fotoğrafı gösterdim. Kadının gözleri doldu. “O senin annen miydi?” diye sordu fısıldayarak.
Başımı salladım. Kadın derin bir nefes aldı ve elimi tuttu. “Senin için ne yapabilirim?” dedi.
O sırada müzayedeci tekrar bağırdı: “Yedi bin! Sekiz bin!”
Kadın cüzdanını çıkardı, bana baktı: “Senin için teklif vereceğim.”
Ama o anda babamın sesi yankılandı arkamdan: “Elif!”
Babam koşarak geldi, yüzü öfke ve endişe doluydu. “Burada ne işin var? Sana evde kal dedim!” dedi sertçe ama sesi titriyordu.
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Babam bana sarıldı ama ben kollarının arasından Karabas’a baktım. Babam da Karabas’ı görünce durdu, sustu.
Müzayede devam ediyordu: “Dokuz bin! On bin!”
Babam kadına döndü: “Hanımefendi, lütfen… Bizim durumumuz…”
Kadın başını salladı: “Biliyorum evladım. Ama bu kızın gözlerindeki acıyı görüyorsun değil mi? O köpek onun annesinin emaneti.”
Babam çaresizce cüzdanına baktı; içinde birkaç yüz lira vardı sadece.
O sırada Karabas havladı; sanki o da yalvarıyordu.
Müzayedeci son kez bağırdı: “On iki bin! Son teklif!”
Kadın elini kaldırdı: “On üç bin!”
Kalabalık sustu. Başka teklif gelmedi.
“Satıldı!” dedi adam.
Kadın bana döndü: “Artık Karabas senin.”
O an dizlerimin bağı çözüldü, yere oturdum ve ilk kez aylar sonra ağlayarak konuştum: “Teşekkür ederim…”
Babam da ağlıyordu; bana sarıldı ve fısıldadı: “Annen şimdi çok gururludur.”
Karabas zincirinden kurtulup yanıma geldi; başını dizlerime koydu. O an annemin kokusunu hissettim sanki.
Kadın bize gülümsedi: “Bazen en büyük kayıplarımız, en büyük dostluklara kapı açar.”
O günden sonra Karabas bizimle kaldı. Ben yavaş yavaş konuşmaya başladım; babamla aramızdaki duvarlar yıkıldı. Annemin yokluğunu hiçbir şey dolduramazdı ama Karabas bana onun sevgisini hatırlatıyordu.
Şimdi bazen düşünüyorum: Bir çocuğun sessizliği ne kadar derindir? Kaybettiğimizde gerçekten yalnız mıyız, yoksa bazen bir dost eliyle tekrar hayata tutunabilir miyiz? Siz olsaydınız ne yapardınız?