Oğlum Gelmedi: Bir Anne Yüreğinin Sessiz Çığlığı
— Yine gelmedi, Ahmet… dediğimde sesim titriyordu. Eşim gözlerini yere indirdi, elleriyle eski çay bardağını ovuşturdu. Soba cızırdarken, dışarıda rüzgâr köyün toprak yollarında uğuldayıp duruyordu. Bugün 12 Mayıs 2024. Anneler Günü. Oğlumuz Murat’ın geleceğini umarak erkenden kalkmıştım; börek açtım, bahçeden taze nane topladım, eski fotoğrafları bile çıkardım masanın üstüne. Ama saatler geçti, kapı çalmadı.
— Belki işi çıkmıştır, dedim usulca. Ama içimde bir ses, bunun yine aynı bahane olduğunu fısıldıyordu. Ahmet ise sessizliğini bozmadı, sadece başını salladı. Onun da kalbi kırık biliyorum ama erkekler bizim gibi konuşamaz ki…
Telefonumun ekranına baktım, ne bir mesaj ne de arama. Murat’ın eşi Elif’in sesi kulaklarımda yankılandı: “Anne, Murat çok yorgun, hem zaten siz her seferinde bir şey istiyorsunuz.” O an içimde bir şeyler koptu. Biz ne istedik ki? Biraz sohbet, biraz torunumuzun gülüşü…
Köyde herkes bilir; Murat İstanbul’da iyi bir iş bulduğundan beri yılda ancak iki kez gelir oldu. Elif ise her seferinde bir bahane bulur: “Çocuk hasta”, “Trafik çok”, “Siz hep eleştiriyorsunuz.” Oysa ben sadece oğlumu özlüyorum. Bazen düşünüyorum da, acaba gerçekten fazla mı şey bekliyoruz? Yoksa Elif’in dediği gibi sürekli şikâyet mi ediyoruz?
Geçen yılki gelişlerinde sofrada sessizce oturmuştuk. Elif telefonda sosyal medyada gezinirken torunum Ege’yle oynamaya çalıştım ama çocuk annesinin eteğinden ayrılmadı. Murat ise işten konuştu durdu; bana bir kez bile “Nasılsın anne?” demedi. O gün gece Ahmet’le uzun uzun konuştuk:
— Biz nerede hata yaptık Danış? dedi Ahmet.
— Bilmiyorum Ahmet… Belki de onları çok sıktık, belki de yeterince özgür bırakmadık.
Ama içimde bir burukluk var; sanki oğlumuz bizden uzaklaştıkça evimiz de soğuyor. Komşu Hatice teyze geçenlerde uğradı:
— Kızım, Murat yine gelmedi mi? dedi.
— Yok Hatice teyze… Elif istemiyor galiba.
— Ahh evlatlar… Şimdi herkes kendi dünyasında. Eskiden böyle miydi? Bayramda herkes toplanırdı.
Hatice teyzenin sözleri içimi daha da acıttı. Bizim zamanımızda aile bir arada olmak demekti; şimdi ise herkesin kendi hayatı var. Ama ben hâlâ eski usulüm: Sofrada eksik tabak olunca gözüm dolar.
O akşam Ahmet’le televizyonun karşısında otururken, dışarıda köpekler havladı. Bir an umutlandım; belki Murat gelmiştir diye kapıya koştum. Ama gelen sadece rüzgârdı. İçeri döndüğümde Ahmet gözlerini kaçırdı:
— Belki de artık beklememeliyiz Danış…
— Beklemeden yaşanır mı Ahmet? O bizim oğlumuz.
Gece yatağa uzandığımda tavanı seyrettim. Annem aklıma geldi; o da bana kızardı bazen şehirden geç döndüğümde. Şimdi onu daha iyi anlıyorum. Anne olmak demek, hep beklemek demekmiş meğer.
Ertesi sabah köy kahvesine uğradım. Muhtar Mehmet abi ve birkaç komşu oradaydı. Laf lafı açtı:
— Danuta abla, çocuklar gelmiyor mu yine?
— Yok Mehmet abi… Elif istemiyor galiba.
— Şimdi gelinler kaynanadan korkar oldu abla! Eskiden kaynanalar gelinden korkardı mı hiç?
Herkes güldü ama ben gülemedim. İçimde bir yara var çünkü; oğlumun mutluluğu için susuyorum ama susmak da zor geliyor bazen.
Bir gün Elif’i aradım; sesim titreyerek sordum:
— Kızım, bir yanlışımız mı oldu size?
Bir süre sessizlik oldu telefonda. Sonra Elif’in sesi soğuk geldi:
— Anne, siz hep Murat’a yükleniyorsunuz… Hep geçmişten konuşuyorsunuz…
O an anladım ki aramızda görünmez bir duvar var artık.
Akşam olunca Ahmet’le bahçede oturduk. Gökyüzü kararmıştı, yıldızlar parlıyordu ama içimdeki boşluk büyüyordu:
— Ahmet, sence biz kötü insanlar mıyız?
Ahmet başını salladı:
— Hayır Danış… Sadece zaman değişti.
O gece rüyamda Murat’ı gördüm; küçükken bana sarıldığı günleri… Uyandığımda gözlerim yaşlıydı. Sabah ezanıyla birlikte kalktım, yine börek açtım ama bu kez kimse için değil; sadece kendim için.
Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir anne yüreği kaç kez kırılır? Kaç kez umutla bekler ve yine de vazgeçmez? Belki de annelik böyle bir şeydir: Hep beklemek, hep affetmek… Sizce de öyle değil mi?