Bir Anne, Bir Büyükanne ve Kırık Bir Aile: Annemin Kapısından Dönen Çocuklarım
“Anne, lütfen… Sadece bu akşamlık. Yarın sabah erkenden gelip alacağım onları.” Sesim titriyordu, telefonda annemin nefesini duyabiliyordum. O tanıdık, soğuk sessizlik. “Zeynep, ben artık yaşlandım. İki çocuk bana fazla. Hem, biliyorsun ben bu işlere karışmak istemiyorum.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim tüm umutlarım, annemin o kısa cümlesiyle paramparça oldu. Telefonu kapattığımda gözlerim doldu. Mutfakta, masanın başında oturan kızım Elif ve oğlum Kerem bana bakıyordu. Elif’in gözlerinde bir soru vardı: “Babaannem bizi istemiyor mu?”
Bunu nasıl açıklayabilirdim ki? Onlara, kendi annemin torunlarını istemediğini nasıl anlatabilirdim? O an, içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Yıllardır tek başıma mücadele ediyordum. Eşim Serkan’la boşanalı üç yıl olmuştu. O günden beri çocuklarımın hem annesi hem babasıydım. İşten çıkınca koştura koştura eve geliyor, yemek yapıyor, ödevlerine yardım ediyor, geceleri onların başında bekliyordum. Ama bazen, sadece bir akşamlık nefes almaya ihtiyacım oluyordu.
Her ay maaşımın neredeyse dörtte birini özel etüt merkezine veriyordum. Sırf çocuklar okuldan sonra yalnız kalmasın diye. Annem ise, aynı mahallede oturmasına rağmen, torunlarına kapısını kapalı tutuyordu. Bunu kabullenmek çok zordu.
O akşam Elif yanıma geldi, sessizce sarıldı. “Anneciğim, biz babaannemi üzdük mü?” dedi fısıltıyla. Kalbim sıkıştı. “Hayır kızım,” dedim yutkunarak, “Bazen büyükler de hata yapar.”
Ama içimdeki öfke dinmiyordu. Annemle aramızda hep mesafe vardı. Babam öldüğünde ben on iki yaşındaydım. Annem o günden sonra içine kapanmıştı. Ben büyürken bana hiç sarılmadı, hiç ‘seni seviyorum’ demedi. Hep mesafeli, hep soğuk…
Serkan’la evlenirken de karşı çıkmıştı. “O çocuk sana göre değil,” demişti. Haklı mıydı bilmiyorum ama evliliğim de uzun sürmedi zaten. Boşandığımda annem yine yanımda olmadı. “Kendi yolunu kendin seçtin,” dedi sadece.
Ama torunları… Onlara da mı aynı soğukluğu gösterecekti? O gece uyuyamadım. Sabah işe giderken çocukları yine etüt merkezine bıraktım. İş yerinde aklım hep onlardaydı. Akşam eve dönerken marketten çikolata aldım, belki biraz mutlu olurlar diye.
Bir hafta sonra Elif okuldan ağlayarak geldi. Arkadaşının anneannesi onu okuldan almış, birlikte dondurma yemişler. Elif bana sarılıp “Anneciğim, bizim neden anneannemiz yok?” dediğinde gözyaşlarımı tutamadım.
O gece annemi aradım. Bu sefer sesim daha kararlıydı: “Anne, çocukların sana ihtiyacı var. Onları neden istemiyorsun?”
Cevabı kısa ve sertti: “Zeynep, ben kendi çocukluğumda da sevgi görmedim. Sana da veremedim, torunlarına da veremem.”
Bir an sustum. Sonra içimdeki öfkeyi bastıramadım: “Ama onlar senin kanından! Onlara bir kere olsun sarılamaz mısın?”
Annemin sesi titredi: “Bilmiyorum Zeynep… Bilmiyorum nasıl yapılır.”
Telefonu kapattım ve ağladım. Çocuklarımı uyuttuktan sonra eski fotoğraflara baktım. Annemin gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafı vardı; yüzünde kocaman bir gülümseme… Ne zaman kaybetmişti o gülümsemeyi? Ne zaman bu kadar yalnızlaşmıştı?
Ertesi gün iş yerinde arkadaşım Ayşe’ye anlattım her şeyi. “Belki annenin de yaraları vardır,” dedi Ayşe. “Ama sen çocukların için güçlü olmalısın.”
Güçlü olmaya çalışıyordum zaten… Ama bazen insanın omuzları çok ağır geliyor.
Bir hafta sonra Elif’in doğum günüydü. Yine annemi aradım: “Anne, Elif’in doğum günü var. Gelmek ister misin?”
Cevap yine aynıydı: “Kusura bakma Zeynep.”
O gün Elif pastasını üflerken dilek tuttu: “Keşke babaannem de burada olsaydı.”
İşte o an karar verdim; artık annemin peşinden koşmayacaktım. Çocuklarımla kendi ailemi kuracaktım, kendi sevgimi verecektim onlara.
Ama içimde hep bir yara kaldı… Annemin sevgisizliğiyle büyüdüm; şimdi çocuklarım da aynı acıyı mı yaşayacak? Bazen geceleri uyanıp düşünüyorum: Ben de annem gibi mi olacağım? Çocuklarıma sevgimi gösterebiliyor muyum?
Şimdi size soruyorum: Bir anne sevgisiz büyürse, kendi çocuklarına yeterince sevgi verebilir mi? Yoksa bu kısır döngü nesiller boyu sürüp gider mi?