Kardeş Kıskançlığı: Bir Umudun Hikayesi

“Yine mi sen geldin, Murat?” dedim, sesim titrek ve öfkeli. Bahçenin köşesindeki ceviz ağacının gölgesinde, eski tahta sandalyede oturuyordum. Annemin camdan bana bakıp bakmadığını merak ettim bir an. O an, çocukluğumun bütün ağırlığı omuzlarıma çöktü. Murat, elleri cebinde, başı önde yaklaştı. Yüzünde yılların yorgunluğu, gözlerinde ise hâlâ o tanıdık üstünlük vardı.

“Ne yapayım, baba çağırdı,” dedi Murat. Sesi sakin ama içinde bir şeyler kırılmış gibiydi. Babamın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Oğlum, Murat gelsin de şu musluğu tamir etsin.” Yine Murat… Hep Murat… Ben ne zaman bir şey yapsam, ne zaman bir başarı kazansam, babamın gözünde Murat’ın gölgesinde kalırdım. Çocukken bile, bisiklet yarışında birinci olmuştum ama babam sadece Murat’ın düşüp dizini kanattığına üzülmüştü.

O gün de farklı değildi. Babam içeride, annem mutfakta sessizce ağlıyordu. Annem hep aramızda köprü olmaya çalıştı ama çoğu zaman iki ateş arasında kaldı. “Kardeş kardeşe düşman olmaz,” derdi ama biz düşmandık işte. En azından ben öyle hissediyordum.

Murat yanıma oturdu. “Bak, Okan,” dedi, “bu evde hepimiz aynı sevgiyi aradık. Sen de ben de.”

İçimde bir şeyler koptu. “Senin aramana gerek yoktu ki! Her zaman babanın gözdesiydin. Ben ne yaptıysam yetmedi!”

Murat başını eğdi. “Biliyor musun, ben de senin gibi hissettim bazen. Sanki ne yapsam annemin gözünde sen daha masumdun.”

Bir an sustuk. Kuşlar bile susmuştu sanki. Çocukluğumuzun o sıcak yaz akşamlarında birlikte top oynadığımız bahçede şimdi iki yabancı gibi oturuyorduk.

Babamın sesi içeriden geldi: “Murat! Hadi oğlum, musluk akıyor!”

Murat kalktı, bana döndü: “Sen de gelsene, birlikte yapalım.”

İçimdeki öfke ve kırgınlıkla kalktım peşinden. Mutfakta babam bizi görünce hafifçe gülümsedi. “İşte benim aslan oğullarım,” dedi. O an gözlerim doldu. Yıllardır beklediğim cümleydi bu ama şimdi çok geç gibiydi.

Musluğu tamir ederken Murat’la sessizce çalıştık. Ellerimiz birbirine değdiğinde çocukluğumuzun o eski günleri aklıma geldi; birlikte uçurtma yaptığımız, annemin börek açtığı günler… Ama sonra yine kavga ettiğimiz, birbirimizi ittiğimiz anlar…

Babam sandalyede oturmuş bizi izliyordu. Birden bana döndü: “Okan, senin de elin yatkınmış oğlum.” O kadar basit bir cümleydi ki ama içimde yılların buzunu eritmeye yetti.

Akşam olunca sofraya oturduk. Annem çay koyarken gözleriyle bana baktı; sanki ‘barışın artık’ der gibiydi. Murat’la göz göze geldik. Bir an için çocukluğumuzdaki gibi gülümsedik birbirimize.

Ama içimde hâlâ bir yara vardı. Yemekten sonra Murat’la bahçeye çıktık tekrar.

“Murat,” dedim, “sana hep kızdım biliyor musun? Çünkü babamı senden kıskandım.”

Murat derin bir nefes aldı. “Ben de seni kıskandım Okan. Annemin sana olan şefkatini… Belki de hep yanlış anladık birbirimizi.”

Birden ağlamaya başladım. Yıllardır tuttuğum gözyaşlarım aktı gitti. Murat sarıldı bana, tıpkı küçükken düştüğümde yaptığı gibi.

O gece uzun uzun konuştuk. Geçmişteki yanlışlarımızı, ailemizin bize yüklediği rolleri… Babamızın sevgisini kazanmak için verdiğimiz savaşı…

Sabah olduğunda içimde hafif bir huzur vardı ama biliyordum ki bu yara kolay kolay kapanmayacak.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç kardeşinizi kıskandınız mı? Ya da ailenizde sevgi için savaşmak zorunda kaldınız mı? Belki de en büyük düşmanımız aslında en yakınlarımızdır…