Bir Kuyunun Başında: Zeynep’in Sessiz Direnişi
“Zeynep nine, yine mi o ağır kovalarla gidiyorsun? Bırak artık, bırak!” diye bağırdı gelinim Elif, pencerenin aralığından. Sözleri sabahın serinliğinde içime işledi, ama cevap vermedim. Omuzlarımda eski tahta askı, iki yanımda metal kovalar; ayaklarımın altındaki toprak yolun her çukurunu ezbere biliyorum. Her adımda kovalar birbirine çarpıyor, ince bir melodiyle yankılanıyor köyün sessizliğinde.
Yetmiş yaşımı çoktan geçtim. Ama bu kuyudan su taşımak, bana çocukluğumdan kalan bir ibadet gibi. Annem derdi ki, “Kuyudan çekilen suyun bereketi olur.” Şimdi annem yok, babam yok, koca evde bir ben, oğlum Murat ve gelinim Elif. Torunum Efe ise şehirde okuyor; yılda bir gelir, bana sarılır, sonra yine kaybolur İstanbul’un kalabalığında.
Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda: “Anneanne, artık bu işlerle uğraşma. Belediyenin suyu var evde!” Ama o musluktan akan su bana hep tatsız tuzsuz gelir. Kuyu suyu başka; soğuk, berrak ve geçmişin kokusunu taşır. Belki de bu yüzden inat ediyorum. Ya da belki başka bir sebebi var, kendime bile itiraf edemediğim…
Kuyunun başına vardığımda güneş yeni doğuyordu. Ellerimle taşları okşadım; her biri yılların tanığı. Kovaları dikkatlice aşağıya saldım. Suya değdiklerinde çıkan şıpırtı, çocukluğumun yaz sabahlarını hatırlattı bana. O zamanlar annemle birlikte gelirdik buraya; annem dua ederdi, ben ise suyun dibindeki balıkları izlerdim.
Kovaları doldurup yukarı çekerken sırtımdaki ağrı daha da arttı. Bir an için bırakıp oturdum kuyunun kenarına. O sırada arkamdan bir ses duydum:
“Zeynep teyze, yardım edeyim mi?”
Döndüm; komşumuz Ayşe’nin oğlu Mehmet. Daha yirmisinde bile değil. “Yok evladım,” dedim, “ben alışkınım.” Ama Mehmet ısrar etti, kovaları aldı elimden. Birlikte eve doğru yürüdük. Yol boyunca sessizlik vardı aramızda; Mehmet’in gözleri yerdeydi.
Eve vardığımızda Elif kapıda bekliyordu. Mehmet’i görünce yüzü asıldı. “Sağ ol Mehmet,” dedim, “Allah razı olsun.” Mehmet başını eğip gitti.
Elif hemen başladı: “Anneanne, bu yaşta hâlâ inat ediyorsun! Ya düşersen? Ya kimse görmezse?”
Ona bakmadan cevap verdim: “Ben bu köyde büyüdüm Elif. Her taşını bilirim. Düşersem de kalkarım.”
Ama içimde bir sızı vardı. Elif’in endişesi haklıydı belki de. Ama onun anlamadığı bir şey vardı: Bu kuyu benim geçmişimle tek bağım. O bağ koparsa ben kim olurum?
O gün akşam sofrada Murat da vardı. Sessizce yemeğini yedi; gözleri hep telefonunda. Elif ise durmadan konuştu:
“Anneanne, bak Murat’a da söyledim. Artık bu su işini bırakacaksın! Belediyeden gelen su tertemiz.”
Murat başını kaldırmadan mırıldandı: “Anne, Elif haklı. Yorulma artık.”
Bir an için gözlerim doldu ama göstermedim. Kaşığımı tabağa bıraktım; “Siz bilirsiniz,” dedim ve odama çekildim.
Gece boyunca uyuyamadım. Yatakta dönüp durdum; annemin sesi kulaklarımda: “Zeynep’im, bu kuyu bizim kaderimiz.” O zamanlar anlamazdım ne demek istediğini. Şimdi ise her sabah o kuyunun başında kendimi buluyorum.
Ertesi sabah yine erkenden kalktım. Elif’in uyanmasını beklemeden çıktım evden. Hava serindi; gökyüzünde ince bir sis vardı. Kuyunun başına vardığımda birinin orada olduğunu gördüm: Ayşe teyze ağlıyordu.
Yanına yaklaştım: “Hayırdır Ayşe abla?”
Gözleri kıpkırmızıydı: “Mehmet dün gece köyden kaçmış Zeynep… Şehre gitmiş iş bulmaya.”
Bir an için içimde bir şeyler koptu sanki. Ayşe ablanın ellerini tuttum: “Oğlun güçlüdür abla, merak etme.”
Ama biliyorum; köyde genç kalmadı artık. Herkes şehre gidiyor; köy yaşlanıyor, sessizleşiyor.
O gün eve döndüğümde Elif kapıda bekliyordu yine:
“Anneanne! Neredesin sen? Yine mi kuyuya gittin?”
Sustum. Sözler boğazıma düğümlendi.
O akşam Murat’la konuşmak istedim. Odamda otururken yanına çağırdım:
“Murat, oğlum… Ben bu kuyudan vazgeçemem. Annenle baban burada evlendi, sen burada doğdun… Her şeyimiz bu suyla başladı.”
Murat başını eğdi: “Anne… Biliyorum ama Elif de haklı… Senin sağlığın…”
Gözlerim doldu: “Benim sağlığım bu köyün sağlığıyla bir Murat… Eğer ben vazgeçersem, bu ev de dağılır.”
O gece Murat uzun süre odama oturdu; hiçbir şey söylemeden yanımda kaldı.
Ertesi sabah Elif’le kahvaltı yaparken kapı çaldı. Postacı bir zarf getirdi; Efe’den mektup! Ellerim titreyerek açtım:
“Canım anneannem,
İstanbul’da her şey çok hızlı değişiyor ama ben seni ve köyü hiç unutmuyorum. Seninle kuyunun başında oturduğumuz sabahları özlüyorum… Lütfen kendine dikkat et.
Seni çok seven torunun,
Efe”
Gözyaşlarımı tutamadım. Elif sessizce yanıma oturdu; ilk kez elimi tuttu:
“Anneanne… Belki de haklısın. Bu kuyu sadece su değilmiş…”
O an anladım ki; bazen geçmişe tutunmak inat değil, hayatta kalma çabasıymış.
Şimdi her sabah yine kuyunun yolunu tutuyorum; ama artık yalnız değilim. Elif bazen yanıma geliyor, Murat da arada yardım ediyor.
Köy değişiyor, insanlar değişiyor… Ama bazı şeyler – bir annenin duası, bir kuyunun serinliği – hiç değişmiyor.
Belki de asıl soru şu: Geçmişimize ne kadar tutunmalı? Yoksa bırakıp gitmeli mi? Siz olsanız ne yapardınız?