Düğünden Sonra Kızım ve Eşi Evimize Taşındı: Artık Gitme Zamanları Geldi
“Anne, Murat iş bulana kadar burada kalabilir miyiz?”
Zeynep’in gözleri dolu dolu bana bakarken, içimde bir şeyler kırıldı. O an, anneliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha hissettim. Kendi annemden öğrendiğim gibi, çocuklarımın başı sıkışınca ilk sığınacakları liman ben olmalıydım. Ama bu liman artık fırtınalıydı; küçük dükkanım zar zor ayakta duruyor, eşim Mehmet’in emekliliğiyle geçinmeye çalışıyorduk. Yine de, “Tabii kızım, ne demek,” dedim. O an başka türlüsünü söylemeye dilim varmadı.
Düğünden sonra Zeynep ve Murat eşyalarını getirdi. Evimiz zaten küçüktü; iki oda bir salon. Biz Mehmet’le salonda yatmaya başladık, gençlere odalarını verdik. İlk günler herkes birbirine anlayışlıydı. Murat iş arıyor, Zeynep ev işlerine yardım ediyordu. Ama zaman geçtikçe işler değişti.
Bir sabah mutfakta kahvaltı hazırlarken Zeynep’in sesiyle irkildim:
“Anne, yumurta kalmamış. Markete uğrar mısın?”
İçimden ‘Her şeyi ben mi yapacağım?’ diye geçirdim ama ses etmedim. O gün dükkanda işler kötü gitti, eve yorgun döndüm. Sofrada Murat’ın surat asmasını görünce dayanamadım:
“Bir derdin mi var oğlum?”
“İş yok anne, herkes torpille adam alıyor,” dedi. Sesi öfkeliydi. Zeynep hemen araya girdi:
“Murat çok uğraşıyor anne, biraz sabırlı olalım.”
Sabır… Kaç ay oldu, kaç kere sabrettim? Evdeki huzur gitmişti. Mehmet her akşam televizyonun sesini açıp kendini oyalamaya çalışıyordu. Ben ise geceleri uyuyamıyor, ‘Nerede yanlış yaptım?’ diye kendimi sorguluyordum.
Bir akşam Zeynep’le mutfakta bulaşık yıkarken patladım:
“Bak kızım, siz de bir an önce kendi düzeninizi kurmalısınız. Bu böyle gitmez.”
Zeynep’in gözleri doldu:
“Anne, bizi istemiyor musun?”
“Öyle değil yavrum… Ama bak, baban rahatsız, ben de yoruldum. Herkesin kendi hayatı olmalı.”
O gece Zeynep odasına kapanıp ağladı. Murat bana küskün bakmaya başladı. Mehmet ise sessizce bana yaklaşıp fısıldadı:
“Belki de biraz daha sabretmeliyiz.”
Ama sabır da bir yere kadar…
Bir gün dükkanda eski komşum Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce sordu:
“Ne oldu Hatice, çok solgunsun?”
Anlatmaya başladım; gözyaşlarımı tutamadım. Ayşe Hanım başını salladı:
“Hepimizin başına geliyor. Ama çocuklarımıza iyilik yapıyoruz derken bazen kötülük ediyoruz. Onların da büyümesi lazım.”
O sözler beynimde yankılandı. Gerçekten de Zeynep ve Murat kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmeliydi.
Bir akşam sofrada konuyu açtım:
“Bakın çocuklar, sizi çok seviyorum ama bu ev artık dört kişiye dar geliyor. Murat oğlum, iş bulmak kolay değil biliyorum ama belki başka şehirde şansınızı denersiniz? Zeynep kızım, sen de bir iş bulabilirsin.”
Murat kaşığını masaya bıraktı:
“Yani bizi istemiyorsunuz?”
Mehmet araya girdi:
“Oğlum mesele bu değil. Herkesin kendi yuvası olmalı.”
Zeynep ağlamaya başladı:
“Anne, ben sensiz ne yaparım?”
O an içim paramparça oldu ama kararlıydım. “Kızım, ben hep yanındayım ama artık kendi hayatınızı kurmanız gerek.”
Ertesi hafta Murat bir iş buldu; başka bir ilçede asgari ücretle çalışacaktı. Zeynep de bir markette kasiyerlik işi buldu. Eşyalarını toplarken bana sarıldı:
“Hakkını helal et anne.”
Gözyaşlarımı tutamadım:
“Helal olsun kızım… Unutma, kapım her zaman açık.”
Ev sessizleşti; ilk günler boşluğa alışamadım. Ama sonra fark ettim ki, hem onlar hem biz nefes aldık. Zeynep arada arıyor, dertleşiyoruz. Murat’ın sesi telefonda daha neşeli geliyor.
Şimdi düşünüyorum da; annelik bazen bırakabilmeyi de bilmeyi gerektiriyor. Peki siz olsanız ne yapardınız? Çocuğunuzun iyiliği için onu yuvadan uçurmaya cesaret edebilir miydiniz?