Çalınan Gölge: Bir Ailenin Sessiz Çöküşü

“Yine mi? Allah kahretsin, yine mi her şey bitmiş?” diye fısıldadım, ellerimle başımı tutarak mutfağın soğuk fayanslarına çöktüm. Buzdolabının kapısını açtığımda karşıma çıkan boşluk, içimdeki çaresizliği bir kez daha yüzüme vurdu. Dün akşam Serkan’la birlikte hazırladığım yemeklerden eser yoktu. Ne bir tabak pilav, ne de annemin tarifinden kalan zeytinyağlı fasulye… Sanki evde bir hayalet dolaşıyor ve her şeyi silip süpürüyordu.

O an, içimde bir öfke kabardı. “Serkan!” diye bağırdım. Sesim evin duvarlarında yankılandı ama cevap gelmedi. Yatak odasının kapısı aralıktı; içeriden derin bir horlama sesi geliyordu. Yavaşça kapıyı ittim. Serkan, üstü başı dağılmış, yatağın kenarında büzülmüş halde uyuyordu. Yanında boş bir cips paketi ve yarısı yenmiş bir ekmek…

“Serkan, kalk! Yine mi hepsini yedin? Ne yapıyorsun sen?”

Gözlerini araladı, mahmurca bana baktı. “Ne var, Zeynep? Gece acıktım işte.”

“Her gece mi acıkıyorsun? Her gece mi buzdolabını talan ediyorsun? Ben de insanım, ben de yemek istiyorum!”

Serkan’ın gözlerinde bir anlık suçluluk parladı ama hemen ardından öfke aldı yerini. “Senin derdin ne? Sabahtan akşama kadar işte çalışıyorum, biraz yemek yedim diye suçlu muyum?”

O an anladım ki bu sadece açlık değildi. Serkan’ın geceleri gizlice yediği yemekler, evliliğimizin üstüne çöken karanlık bir gölgeydi. Ama asıl karanlık, ailemin yıllardır sakladığı sırda gizliydi.

Çocukluğumdan beri annem hep “Ailede bazı şeyler konuşulmaz,” derdi. Babamın gençliğinde yaşadığı o büyük utanç, mahallede fısıltı olarak dolaşırdı ama bana asla anlatılmazdı. Şimdi ise kendi evimde, kendi eşimle aynı utancı yaşıyordum: Kontrolsüzce yeme hastalığı…

Bir sabah anneme gittim. “Anne, Serkan’ın bir sorunu var. Gece gündüz yemek yiyor, saklıyor, gizliyor… Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Annem gözlerini kaçırdı. “Kızım, herkesin derdi var. Sen de sabretmeyi öğren. Erkek milleti böyledir.”

“Anne, bu normal değil! Benim de psikolojim bozuldu artık.”

Annemin yüzünde eski bir korkunun gölgesi belirdi. “Senin baban da gençliğinde böyleydi. Herkesin içinde yemeğe saldırırdı. Sonra utanır, günlerce konuşmazdı. Biz sustukça geçti sandık ama geçmedi…”

O an içimdeki düğüm çözüldü ama yerini daha büyük bir acı aldı. Bu hastalık nesilden nesile aktarılmıştı ve biz kadınlar hep susmuştuk.

Serkan’la konuşmaya karar verdim. Akşam eve geldiğinde sofrayı hazırladım ama tabakları boş bıraktım.

“Ne oldu? Yemek yok mu?” dedi şaşkınlıkla.

“Yok Serkan. Çünkü her şeyi geceleri sen yiyorsun. Ben artık dayanamıyorum. Yardım alman lazım.”

Serkan önce inkar etti, sonra öfkelendi, en sonunda ağlamaya başladı. “Ben de bilmiyorum neden böyleyim Zeynep! Gece olunca içimde bir boşluk oluyor, sanki o boşluğu ancak yemekle doldurabiliyorum…”

O gece ilk defa birbirimize sarılıp ağladık. Ama ertesi gün her şey eski haline döndü. Serkan yardım almak istemedi. Ailem ise hâlâ susmamı bekliyordu.

Günler geçtikçe evdeki huzur tamamen kayboldu. Serkan’ın gizli yemekleri arttıkça ben de kendimi daha yalnız hissetmeye başladım. İşten eve döndüğümde mutfakta kırıntılar, çöpte gizlenmiş ambalajlar buluyordum. Bir akşam eve geldiğimde Serkan’ı mutfakta buldum; elinde koca bir pasta vardı ve gözleri doluydu.

“Bunu durduramıyorum Zeynep… Beni affet.”

O an anladım ki bu sadece Serkan’ın değil, bizim ortak acımızdı. Ama ben artık bu yükü tek başıma taşıyamazdım.

Boşanmayı düşündüm ama ailemden destek alamadım. Annem “Yuvanı yıkma,” dedi tekrar tekrar. Babam ise hiç konuşmadı bile.

Bir gece, yine mutfağın zemininde otururken kendi kendime sordum: “Neden hep kadınlar susmak zorunda? Neden aile sırları bizim hayatımızı mahvediyor?”

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Susar mıydınız yoksa kendi yolunuzu mu çizerdiniz?