Gölgedeki Hayatlar: Kayınvalidemle Aynı Çatının Altında
“Yeter artık, Zehra! Benim evimde benim kurallarıma uyacaksın!” Kayınvalidemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, çay tabağına birkaç damla döküldü. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır biriktirdiğim sabır, o ince cam gibi çatladı.
Ben Zehra. Yirmi dokuz yaşındayım. Üç yıl önce, büyük umutlarla evlendiğim eşim Mehmet’le birlikte, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, kayınvalidem Şerife Hanım’ın evine taşındık. Aslında taşındık demek bile fazla iyimser; çünkü bu eve girdiğim ilk günden beri kendimi misafir gibi hissettim. Her köşede onun izleri, her odada onun kuralları vardı.
İlk zamanlar, “Burası senin de evin kızım,” dediğinde inanmak istemiştim. Ama zamanla anladım ki, bu cümle sadece dudaklarından dökülen boş bir teselliydi. Gerçek şu ki, bu evde bana ait olan tek şey, yatak odamızdaki küçük bir çekmeceden ibaretti.
Bir gün, Mehmet işten geç geldiğinde sofrayı kaldırmamıştım. Şerife Hanım mutfağa girdiğinde gözleriyle beni delip geçti. “Gelin dediğin kocasını bekler, sofrayı kaldırmaz,” dedi. O an içimdeki öfkeyi yutmaya çalıştım. Mehmet ise her zamanki gibi sessizdi. Annemle aramda kalmamak için gözlerini yere indirdi. O gece uyuyamadım; yastığa başımı koyduğumda gözlerimden yaşlar süzüldü.
Her sabah mutfakta başlayan sessiz savaşlarımız vardı. Ben çay demlerken o, dolabın kapağını sertçe kapatırdı. Ben temizlik yaparken arkamdan kontrol eder, “Şu köşeyi de sil,” derdi. Bazen kendimi görünmez hissettim; bazen de fazlalık.
Bir gün anneme telefon açıp ağladım: “Anne, burada nefes alamıyorum.” Annem ise, “Sabret kızım, evlilik böyle şeylerdir,” dedi. O an anladım ki, yalnızdım. Kimse beni anlamıyordu.
Bir akşam Mehmet’le tartıştık. “Neden annene karşı beni savunmuyorsun?” dedim. O ise başını öne eğip, “O yaşlı kadın Zehra, kalbini kırmak istemiyorum,” dedi. “Peki ya benim kalbim?” dedim ama cevabını alamadım.
Geceleri dua ettim; Allah’tan sabır diledim. Ama sabrım tükendikçe içimdeki öfke büyüdü. Bir gün dayanamadım ve Şerife Hanım’a bağırdım: “Ben de insanım! Ben de bu evin geliniyim!” O ise bana küçümseyerek baktı: “Sen daha çok ekmek yemen lazım Zehra.”
O günden sonra aramızdaki buzlar daha da kalınlaştı. Evde adeta görünmez bir duvar vardı; ben bir tarafta, o diğer tarafta… Mehmet ise ikimizin arasında sıkışmıştı.
Bir sabah kahvaltı hazırlarken Şerife Hanım’ın sesiyle irkildim: “Yumurtaları fazla pişirmişsin.” Elimdeki tavayı tezgaha bıraktım ve gözlerinin içine baktım: “Her şeyde kusur buluyorsun anne.” O an Mehmet mutfağa girdi ve ortamı yumuşatmaya çalıştı: “Hadi anneciğim, Zehra da çok yoruluyor.” Ama Şerife Hanım’ın gözleri doldu: “Ben mi kötüyüm şimdi?”
O an içimde bir suçluluk hissettim ama aynı zamanda öfkem de büyüdü. Neden hep ben suçlu oluyordum? Neden kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu?
Bir gün işten eve dönerken otobüste kendi kendime konuşmaya başladım: “Zehra, sen ne zaman mutlu olacaksın? Ne zaman kendi evin olacak?” Gözlerimden yaşlar süzüldü; yanımdaki kadın bana mendil uzattı. “Evlat, her şey geçer,” dedi. Ama ben geçeceğine inanmıyordum.
Bir akşam Mehmet’le ciddi bir konuşma yaptık: “Mehmet, ben böyle devam edemem. Ya ayrı eve çıkarız ya da ben annemin yanına dönerim.” Mehmet’in gözleri doldu: “Bunu bana yapma Zehra,” dedi. Ama ben artık tükenmiştim.
O gece sabaha kadar düşündüm; annemin sözleri kulaklarımda çınladı: “Sabret kızım…” Ama sabrın da bir sınırı vardı.
Ertesi gün Şerife Hanım’la oturup konuştum: “Anne, ben sizi kırmak istemiyorum ama bu şekilde devam edemem.” O ise ilk defa yumuşadı: “Kızım, ben de yalnızlıktan korkuyorum. Oğlum evlenince sanki elimden alındı.” O an ilk defa onun da acısını gördüm.
İkimiz de ağladık o gün. Belki de ilk defa birbirimizi dinledik. O günden sonra aramızda ince bir bağ oluştu; hâlâ tartışıyoruz ama artık birbirimizin yarasını biliyoruz.
Şimdi bazen kendi kendime soruyorum: Affetmek mi zor, yoksa anlamak mı? Sizce aile olmak ne demek? Ben hâlâ öğreniyorum…