Bir Teşekkür Bile Etmedi: Bir Anneanne Hikayesi

“Yeter artık, Zeynep! Ben yalan söylemedim!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Ellerim, torunum Defne’nin oyuncaklarını toplarken istemsizce titriyordu. Kızım Zeynep’in gözleri öfkeyle parlıyordu, dudakları ince bir çizgiye dönüşmüştü. “Anne, ben sana güvenmiştim. Defne’yi sana emanet ettim ama bana doğruyu söylemedin!”

İçimde bir şeyler kırıldı o an. Altmış beş yaşındaydım ve hayatım boyunca kimseye yalan söylememiştim. Hele ki kızıma… Ama şimdi, evimin salonunda, torunumun oyuncaklarının arasında, suçlanan bir çocuk gibi hissediyordum kendimi.

Her şey geçen hafta başladı. Zeynep’in işi uzamıştı, Defne’yi bana bırakmıştı yine. “Anneciğim, bir iki saatliğine bakar mısın?” dediğinde içimden “Yine mi?” demek geçti ama sustum. Çünkü annelik böyle bir şeydi; çocuklar büyüse de onların yükü hiç bitmiyordu. Defne’yle oyun oynadık, yemek yedik, çizgi film izledik. Akşam olunca Zeynep aradı: “Anne, biraz daha geç geleceğim.”

O gece Defne ateşlendi. Korktum. Küçük bedeni yanıyordu. Hemen ıslak bezlerle alnını sildim, ateş düşürücü verdim. Zeynep’e haber vermek istedim ama gece yarısıydı; panik yapmasın diye sabahı bekledim. Sabah geldiğinde Defne’nin ateşi geçmişti. “Biraz ateşi çıktı ama şimdi iyi,” dedim. Zeynep’in yüzünde bir gölge belirdi.

“Bana neden hemen haber vermedin?” diye sordu soğuk bir sesle. “Anneciğim, geceydi, seni telaşlandırmak istemedim,” dedim. Ama o bana inanmadı. “Sen hep böyle yapıyorsun! Her şeyi saklıyorsun benden!”

O an içimde yılların yorgunluğu birikti. Yıllarca onların iyiliği için uğraştım, her şeylerini düşündüm. Eşim vefat ettiğinde Zeynep küçüktü, tek başıma büyüttüm onu. Okula götürdüm, hastalandığında başında sabahladım. Şimdi ise yaşlandım; dizlerim ağrıyor, ellerim titriyor ama hâlâ onların yükünü taşıyorum.

Zeynep’in bana teşekkür edeceğine, suçlaması canımı acıttı. O gün akşam Defne’yi yatağına yatırırken gözlerim doldu. Küçük kız bana sarıldı: “Anneanne, seni çok seviyorum.” O an içimdeki kırgınlık biraz hafifledi ama geçmedi.

Ertesi gün komşum Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce hemen anladı: “Ne oldu yine?” dedi. Anlattım olanları. “Ah be Hatice Abla,” dedi, “bizim çocuklar büyüdü ama hâlâ bizi çocuk gibi görüyorlar.”

Haklıydı. Zeynep ne zaman zorlansa bana koşuyor, ama işler yolunda gitmeyince ilk suçladığı da ben oluyordum.

Bir hafta boyunca Zeynep aramadı. Ne halimi sordu ne de Defne’yi getirdi. Ev sessizleşti; duvarlar üstüme üstüme geldi sanki. Akşamları eski fotoğraflara bakıp ağladım. “Ben nerede hata yaptım?” diye sordum kendime defalarca.

Bir akşam kapı çaldı. Açtığımda karşımda Zeynep vardı; gözleri şişmişti ağlamaktan. Elinde Defne’nin çantası…

“Anne,” dedi kısık bir sesle, “özür dilerim.”

İçimdeki buzlar bir anda erimedi tabii ki. Ama yine de kollarımı açtım ona; çünkü annelik böyle bir şeydi işte.

Zeynep içeri girdi, oturdu karşıma. “Biliyorum, sana haksızlık ettim,” dedi gözlerini kaçırarak. “Ama bazen çok yoruluyorum anne… Hem iş hem çocuk… Bazen kendimi kaybediyorum.”

O an anladım ki sadece ben değil, Zeynep de kendi yükünün altında eziliyordu. Ama yine de… Bir teşekkür çok mu zordu? Bir ‘ellerine sağlık anne’, ‘iyi ki varsın’ demek?

Defne koşarak yanıma geldi: “Anneanne, bana masal anlatır mısın?”

Gülümsedim; kırgınlığımı belli etmemeye çalışarak başladım anlatmaya:

“Bir zamanlar yaşlı bir kadın varmış; kocaman bir kalbi varmış ama kimse onun yorgunluğunu görmezmiş…”

Zeynep başını eğdi; gözlerinden yaşlar süzüldü.

O gece Defne uyuduktan sonra Zeynep yanıma geldi:

“Anne… Senin gibi güçlü olamayacağım galiba.”

Elini tuttum: “Güçlü olmak bazen susmak demektir kızım,” dedim. “Ama unutma; anneler de yorulur.”

Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Biz anneler ve anneanneler hep susarız, hep yük taşırız… Peki ya bizim yorgunluğumuzu kim görecek? Bir teşekkür çok mu görülür bize? Sizce de öyle değil mi?