Köyden Şehre: Bir ‘Taşralı’nın Sessiz Çığlığı

“Sen hâlâ köyden mi geldin Zeynep?” diye kahkaha attı Elif, masanın diğer ucundan. Sanki söyledikleri bir şaka değil de, benim üzerime yapışan bir damga gibiydi. O an, boğazımda bir düğüm hissettim. Oysa Elif’in babası da Yozgat’ın bir köyünden gelmişti; ama şimdi İstanbul’da doğmuş olmanın verdiği o sahte özgüvenle bana yukarıdan bakıyordu.

İstanbul Üniversitesi’nde ilk yılımda, yurtta geçirdiğim o ilk akşamı unutamıyorum. Annemin ördüğü yün çorapları giyerken, oda arkadaşlarımın bakışlarını yakaladım. “Ay Zeynep, bu ne ya? Hâlâ köyde misin?” dediler. İçimden, “Evet, köydeyim; çünkü orası benim evim,” demek geçti. Ama diyemedim. Sustum. Çünkü burada, bu şehirde, susmak bazen kendini korumanın tek yoluydu.

Küçükken, sabahları annemle birlikte tarlaya giderdik. Toprağın kokusu, ellerimin arasından kayan ıslak toprak… O anlarda kendimi özgür hissederdim. Babam, “Zeynep, toprak insanı hem besler hem de sınar,” derdi. Şimdi ise bu şehirde, sanki toprağım elimden alınmış gibi hissediyordum.

Bir gün yurtta Elif ve diğerleriyle kahvaltı yaparken konu yine döndü dolaştı köye geldi. “Zeynep, senin orada internet var mıydı?” diye sordu Burcu alaycı bir sesle. Gözlerim doldu ama belli etmedim. “Vardı,” dedim kısaca. Sonra sustum. Annemin bana çocukken söylediği bir söz aklıma geldi: “Kızım, susmak bazen en büyük cevaptır.” Ama içimde biriken öfke ve kırgınlıkla baş edemiyordum.

Bir akşam annem aradı. “Kızım, iyi misin? Sesin solgun geliyor,” dedi. Dayanamadım, ağlamaya başladım. “Anne, burada herkes bana taşralı diyor. Dalga geçiyorlar. Sanki köyde doğmak bir suçmuş gibi…” Annem sustu önce, sonra yavaşça konuştu: “Zeynep’im, biz toprağı sevdik diye kimseye hesap vermek zorunda değiliz. Senin köklerin sağlam. Unutma, rüzgar ne kadar sert eserse essin, kökü sağlam olan ağaç yıkılmaz.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Ben kimim? Şehirde var olmaya çalışan bir köylü müyüm, yoksa köyünü unutan bir şehirli mi olacağım? Sabah olduğunda aynada gözlerimin altındaki morluklara baktım ve karar verdim: Kimliğimden utanmayacağım.

Ama işler kolay değildi. Okulda hocalar bile bazen küçümseyici bakıyordu bana. Bir gün sosyoloji dersinde hocamız, “Türkiye’de göç ve taşralılık” konusunu işlerken beni örnek gösterdi: “Bakın Zeynep Hanım da taşradan gelmiş biri olarak bize anlatabilir.” Sınıfta herkes bana döndü. Yüzüm kızardı, ellerim titredi ama konuşmaya başladım:

“Evet hocam, ben küçük bir köyde doğdum. Orada hayat kolay değildi ama samimiydi. Burada ise insanlar birbirine yabancı… Köyde herkes birbirini tanırdı, burada ise kimse kimseyi umursamıyor.” Sınıfta bir sessizlik oldu. Sonra birkaç kişi başını salladı ama çoğu yine gülümsedi; sanki anlattıklarım komikmiş gibi.

Bir gün yurtta kavga çıktı. Elif’le tartıştık. “Senin gibi köylüler yüzünden bu ülke gelişemiyor!” dedi bana. O an içimde bir şeyler koptu. “Sen de köylüsün Elif! Baban hâlâ köydeki tarlayı satmadı! Neden kendi geçmişinden utanıyorsun?” dedim bağırarak. O da sustu, gözleri doldu ama hiçbir şey demedi.

O gece yurttan çıkıp Boğaz’a yürüdüm. Soğuk hava yüzümü keserken düşündüm: İnsan neden kendi geçmişinden kaçar? Neden şehirli olmak için köklerini inkar eder? Ben annemin ellerindeki nasırı, babamın sırtındaki teri unutabilir miyim?

Bir hafta sonra köye gittim. Annem beni kapıda karşıladı. Sarıldık uzun uzun. Babam sofrada sessizce oturuyordu. “Baba,” dedim, “ben burada mutlu olamıyorum.” Babam başını kaldırdı: “Kızım, mutluluk bulunduğun yerde değil; kim olduğunu bildiğin yerde başlar.” O an anladım ki ben ne tam şehirli olabilirim ne de sadece köylü kalabilirim; ikisinin arasında sıkışıp kalmıştım.

Köydeki komşularımızdan Ayşe Teyze geldi akşam çayına. “Zeynep kızım, şehirde okuyanlar hep değişir derlerdi ama sen hâlâ bizim Zeynep’sin,” dedi gülerek. İçimde bir huzur hissettim ama aynı zamanda bir ağırlık… Çünkü şehirdeki arkadaşlarım için ben hep ‘köylü’, burada ise ‘şehirli’ydim artık.

Okula döndüğümde Elif yanıma geldi. “Zeynep, özür dilerim,” dedi sessizce. “Bazen insan en çok kendinden utanır ve başkasına saldırır.” Gözlerim doldu ama bu kez ağlamadım.

Yıllar geçti; mezun oldum, İstanbul’da iş buldum ama her fırsatta köye döndüm. Toprağı ellerimde hissetmeden yaşayamıyordum. Şehirde başarılı oldum belki ama içimde hep o küçük kız çocuğu vardı; annesinin yanında tarlada çalışan…

Şimdi pencereden Boğaz’a bakarken düşünüyorum: İnsan gerçekten nerelidir? Doğduğu yer mi belirler onu, yoksa seçtiği hayat mı? Sizce insan kendi geçmişinden kaçabilir mi? Yoksa her zaman toprağına mı döner?