Bir Evin Küllerinden Doğan Umut: Sevginin Sınandığı Yıllar
“Senin inadın yüzünden bu hale geldik, Veli!” Annemin sesi, eski köy evinin duvarlarında yankılandı. O an, ellerimden düşen çekiçle birlikte içimdeki umut da yere çakıldı. Babam, gözlerini yere dikmiş, sessizce sobanın başında oturuyordu. Annem ise bana değil, sanki yıllardır biriktirdiği bütün öfkesini bu duvarlara kusuyordu.
O gün, İstanbul’dan köye döneli tam üç ay olmuştu. Üniversiteyi bitirdikten sonra şehirde iş bulamamış, üstüne bir de babamın hastalığı eklenince annemle birlikte köydeki eski eve dönmek zorunda kalmıştım. O ev… Çocukluğumun geçtiği, ama her köşesinde bir kırgınlık saklı olan o ev. Babamın gençliğinde kendi elleriyle yaptığı, ama yıllar içinde bakımsızlıktan harabeye dönen o ev…
Her sabah güneş doğmadan kalkıp, çürümüş tahta döşemeleri söküyor, kırık camları değiştiriyor, çatıyı onarıyordum. Annem ise sürekli söyleniyor, “Senin yüzünden köyde kaldık,” diyordu. Babam ise sessizdi; hastalığı ilerlemişti, konuşmaya mecali yoktu artık.
Bir gün, tam verandayı yaparken, uzaktan ince uzun bir kadın silueti gördüm. Elinde file çantasıyla köy yolundan yürüyordu. Gözüm takıldı; şehirli gibi giyinmişti. Saçları topuz yapılmış, üzerindeki pardösüyle sanki bu köye ait değilmiş gibiydi. Yanımdan geçerken göz göze geldik. Hafifçe başını salladı. “Merhaba,” dedi kısık bir sesle.
“Merhaba,” dedim ben de şaşkınlıkla. Köyde yeni bir yüz görmek nadirdi. Sonra annem pencereye çıktı: “Kim o?”
“Bilmem anne, yeni taşınanlardan galiba.”
O kadın – Elif – köyün yeni öğretmeniydi. İstanbul’dan tayinle gelmişti. Herkes onun hakkında konuşuyordu: “Çok havalıymış”, “Şehirden gelmiş, burnu havada”… Ama ben onun gözlerinde başka bir şey gördüm; yalnızlık.
Günler geçtikçe Elif’le karşılaşmalarımız arttı. Bir gün okulun bahçesinde otururken yanıma geldi.
“Veli Bey, köyde alışabildiniz mi?” dedi gülümseyerek.
“Alışmak zorunda kaldım,” dedim acı acı. “İstanbul’da iş bulamayınca… Babam da hastalanınca…”
Elif başını salladı. “Ben de alışmaya çalışıyorum. Bazen insan nereye ait olduğunu bilmiyor.”
O an içimde bir şeyler kıpırdadı. Sanki yıllardır kimseyle bu kadar açık konuşmamıştım.
Köyde günler ağır aksak geçiyordu. Annemle tartışmalarımız bitmiyordu. Bir gün akşam yemeğinde annem yine başladı:
“Bak Veli, Elif Hanım’la fazla samimi olma. Köylüler konuşuyor.”
“Anne, ne var bunda? Sadece konuşuyoruz.”
“Senin yüzünden yine başımız derde girecek!”
Babam o an ilk kez sesini yükseltti: “Yeter artık! Oğlanın hayatına karışma!”
Evde bir sessizlik oldu. Annem gözyaşlarını silip odasına çekildi. Babam bana döndü:
“Oğlum… Senin mutlu olmanı isterim. Ama annenin de yüreği yanıyor. Bizim zamanımızda böyle şeyler olmazdı.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Elif’i düşündüm; onun yalnızlığını, benim çaresizliğimi…
Bir gün Elif’in evinin önünden geçerken onu ağlarken gördüm. Yanına yaklaştım.
“Elif Hanım, iyi misiniz?”
Gözleri kıpkırmızıydı. “Annem hastanede… İstanbul’a gitmem gerek ama burada yalnızım.”
Hiç düşünmeden, “Sizi götürebilirim,” dedim.
O yolculuk ikimizin de hayatını değiştirdi. Arabada saatlerce konuştuk; çocukluğumuzu, ailelerimizi, hayallerimizi… İstanbul’a vardığımızda Elif’in annesiyle tanıştım. Bana sarıldı: “Kızımı yalnız bırakma oğlum,” dedi.
Köye döndüğümüzde dedikodular başlamıştı bile: “Veli’yle Elif şehirde ne yapmış?”, “Yakışıyorlar mıymış?” Annem iyice gerilmişti.
Bir akşam sofrada annem patladı:
“Bizi rezil ettin! Köyde herkes konuşuyor! O kız sana göre değil!”
Babam masaya yumruğunu vurdu: “Yeter! Oğlumun hayatı bu!”
O an kararımı verdim. Ertesi gün Elif’in kapısını çaldım.
“Elif… Ben seni seviyorum,” dedim titreyen sesimle.
Elif gözlerime baktı; önce sustu, sonra sarıldı bana.
Ama hayat kolay değildi. Annem günlerce benimle konuşmadı. Köylüler arkamdan fısıldaşıyordu. Elif de baskı altındaydı; okulda veliler ona mesafeli davranmaya başlamıştı.
Bir gece babam fenalaştı; hastaneye kaldırdık ama kurtaramadık. O gün annem ilk kez bana sarıldı ve ağladı:
“Oğlum… Ben sadece seni korumak istedim.”
Babamın cenazesinde Elif yanımdaydı; elimi tuttu ve fısıldadı: “Hayat ne olursa olsun birlikte güçlüyüz.”
Babamdan kalan evi birlikte onardık; her tahtasına birlikte dokunduk, her duvarına birlikte umut kattık.
Aylar sonra annem Elif’i kabul etti; torununu kucağına aldığında gözleri doldu: “Belki de en büyük korkum yalnız kalmaktı,” dedi.
Şimdi o eski evde üç nesil yaşıyoruz; acılarımızı ve sevgimizi paylaşarak… Hayat bazen en büyük kayıplardan sonra başlıyor.
Bazen düşünüyorum: İnsan gerçekten nereye ait? Ailesine mi, sevdiğine mi, yoksa kendi yoluna mı? Sizce insan kalbini dinlemeli mi yoksa geleneklere boyun eğmeli mi?