Kimin Gelini Olacağım?

“Sen Zeynep gibi değilsin, biliyor musun?” dedi kayınvalidem, sofrada çayımı karıştırırken. Sesi yumuşak ama içinde ince bir sitem vardı. O an boğazımda bir düğüm oluştu; çay kaşığını bıraktım, gözlerimi masadaki ekmek kırıntılarına diktim. Emre, yanımda sessizce oturuyordu, bakışlarıyla bana destek olmaya çalışsa da annesinin sözleri karşısında o da çaresizdi.

Beş yıl önce Emre, Zeynep’le evliyken bu evde ne kadar huzur olduğunu anlatırlardı bana. Zeynep’in yaptığı börekler, bayramda getirdiği hediyeler, aileye olan düşkünlüğü… Oysa ben, kendi ailemde bile böyle büyük sofralara alışık değildim. Annemle babam küçük bir kasabada yaşar, misafirlikten çok kendi başımıza kalmayı severdik. İstanbul’a üniversite için geldiğimde, büyük şehirde yalnız olmanın ne demek olduğunu öğrenmiştim. Sonra Emre’yle tanıştım; bana sıcak bir yuva vaat ettiğini sandım.

Ama Emre’nin annesi, Fatma Hanım, bana hiçbir zaman tam anlamıyla gelini gibi davranmadı. Evliliğimizin ilk gününden beri Zeynep’in gölgesi üzerimdeydi. “Zeynep olsa böyle yapmazdı,” “Zeynep’in böreği daha ince açılırdı,” “Zeynep bayramda sabah erkenden kalkardı…” Her cümlede adım biraz daha siliniyor, yerime Zeynep’in hayali oturuyordu.

Bir gün mutfakta Fatma Hanım’la yalnız kaldık. Dolaptan yoğurt çıkarırken, “Senin annen de mi böyle yapardı?” diye sordu. Ne demek istediğini anlamadım önce. “Neyi?” dedim. “Yani… misafire yoğurdu böyle mi sunardı? Zeynep’in annesi çok titizdi mesela.”

İçimde bir öfke kabardı ama sesimi çıkarmadım. O an anladım ki, ben kim olursam olayım, ne yaparsam yapayım, bu evde hep bir yabancı olacaktım.

Bir akşam Emre işten geç geldi. Yorgundu ama gözlerinde bir huzursuzluk vardı. “Annemle konuştun mu bugün?” diye sordu. Başımı salladım. “Yine Zeynep’i andı mı?” dedi. Gözlerim doldu; “Her zamanki gibi…” dedim.

Emre elimi tuttu. “Bak, ben seni seçtim,” dedi fısıltıyla. “Ama annem… Onun için alışmak zor.”

O gece uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken kendi kendime sordum: Ben kimin geliniyim? Kimin eşi? Kendi hayatımı mı yaşıyorum yoksa başkasının bıraktığı boşluğu mu doldurmaya çalışıyorum?

Bir sabah kahvaltıdan sonra Fatma Hanım’ın telefonu çaldı. Konuşurken sesi yükseldi: “Tabii Zeynep’ciğim, bekleriz! Ne zaman istersen gel kızım.” Telefonu kapattıktan sonra bana döndü: “Zeynep hafta sonu uğrayacakmış.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Emre’ye baktım; o da şaşkındı. “Anne, neden çağırdın?” dedi sessizce.

Fatma Hanım omuz silkti: “O da bu ailenin bir parçasıydı. Hem torunumuz Defne’yi getirecek.”

Zeynep’in yeni evliliğinden olan kızı Defne… O çocuk bile bu evde benden daha çok kabul görüyordu sanki.

Hafta sonu geldiğinde evde bir telaş başladı. Fatma Hanım en güzel masa örtüsünü serdi, börekler açtı, tatlılar yaptı. Ben ise köşede sessizce izledim her şeyi. Zeynep geldiğinde herkes ona sarıldı; ben ise sadece başımla selam verdim.

Sofrada konuşmalar hep geçmişe döndü: “Hatırlıyor musun Zeynep, geçen bayram ne güzel kurabiye yapmıştın?” “Defne ne kadar büyümüş!” Ben ise masada fazlalık gibiydim.

O gece Emre’yle tartıştık. “Ben bu evde kendimi hiç ait hissetmiyorum,” dedim gözyaşları içinde. “Senin annen beni istemiyor.”

Emre sessiz kaldı önce. Sonra kollarını açtı, sarıldı bana. “Biliyorum,” dedi fısıltıyla. “Ama ben seni seviyorum.”

Bir hafta sonra Fatma Hanım hastalandı; hastaneye kaldırdık. Yanında ben vardım, Zeynep değil. Gece boyunca başında bekledim, suyunu verdim, hemşirelerle konuştum. Sabah olduğunda gözlerini açtı ve bana baktı uzun uzun.

“Sen… Sen iyi bir insansın,” dedi yavaşça. “Ama ben… Alışamadım sana.”

O an içimdeki tüm öfke yerini hüzne bıraktı. Belki de hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmeyecektim bu ailede… Ama yine de elimden geleni yapacaktım.

Fatma Hanım iyileştiğinde eve döndük. Artık bana karşı daha yumuşaktı ama Zeynep’in adı hâlâ aramızda bir hayalet gibi dolaşıyordu.

Bir akşam Emre’ye sordum: “Sence ben kimim bu evde? Sadece senin eşin mi? Yoksa hep bir başkasının yerine mi konacağım?”

Emre gözlerimin içine baktı: “Sen benim hayat arkadaşım, yol arkadaşım oldun. Annem alışır ya da alışmaz… Ama ben seni bırakmam.”

Şimdi bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Bir kadının değerini başkalarının geçmişi mi belirler? Yoksa kendi sevgisiyle mi var olur insan? Siz olsanız ne yapardınız?