Bir Adım Mutluluğa, Bir Adım Yalnızlığa: Elif’in Hikayesi
“Elif, bak kızım, komşunun kızı da nişanlandı. Sen hâlâ tek başına neyi bekliyorsun?” Annemin sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken içimde bir yumru gibi büyüyordu. O an, ellerim titreyerek çay bardağını tepsiye koydum. Annemin gözlerinde endişe ve biraz da sitem vardı. Babam ise gazeteyi indirip bana baktı, “Kızım, yaşın geçti geçecek. Biz seni gelinlikle görmek istiyoruz.”
İşte tam o anda, içimde bir şeyler koptu. Otuz yaşına bir ay kalmıştım ve İstanbul’da iyi bir şirkette insan kaynakları uzmanı olarak çalışıyordum. Herkes bana “Ne güzel kızsın, ne akıllısın, işin de var, daha ne olsun?” derdi. Ama kimse geceleri yastığa başımı koyduğumda hissettiğim o derin yalnızlığı bilmiyordu.
Çocukluğumdan beri bana hep güzel olduğum söylendi. Sarı saçlarım, ela gözlerimle mahallede dikkat çeker, bayramlarda annem beni süsleyip komşulara götürürdü. Üniversiteyi kazandığımda ailem gurur duymuştu. İstanbul’a geldiğimde ise hayat bambaşka bir hızla akmaya başladı. İşe girdim, kendi ayaklarım üzerinde durdum. Ama özel hayatımda işler hiç yolunda gitmedi.
Sevgililerim oldu elbet. Kimiyle Kadıköy’de sabaha kadar yürüdüm, kimiyle Boğaz’da çay içtim. Ama hiçbir ilişkim evliliğe varmadı. Kimisi korktu sorumluluktan, kimisi başka hayallerin peşindeydi. Zaman geçtikçe annemin ve babamın bakışları daha da ağırlaştı. Her telefon konuşmasında “Birini buldun mu?” sorusu kaçınılmazdı.
Bir gün işten eve dönerken metrobüste camdan dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Ben ne istiyorum?” O an gözlerim doldu. Çünkü cevabım yoktu. Sadece ailemin değil, toplumun da üzerimdeki baskısını omuzlarımda hissediyordum. Arkadaşlarım birer birer evleniyor, çocuk sahibi oluyordu. Instagram’da nişan fotoğrafları, düğün videoları arasında kayboluyordum.
Bir akşam annem aradı, sesi titriyordu: “Elif, bak kızım, komşunun oğlu Murat seni beğeniyormuş. İyi çocuk, işi de var. Bir görüşsen ne olur?”
İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım: “Anne, ben katalogdan eş mi seçeceğim? Benim de duygularım var.”
Annem sustu, sonra sessizce dedi ki: “Biz senin iyiliğini istiyoruz.”
O gece uyuyamadım. Sabah işe gittiğimde gözlerim şiştiği için makyajımı kalın yaptım. Ofiste herkes kendi derdindeydi ama ben içimde fırtınalar kopuyordu.
Bir gün şirkette yeni bir yönetici geldi: Burak Bey. Uzun boylu, karizmatik ve çok zeki bir adamdı. İlk başta aramızda sadece iş konuşmaları geçti ama zamanla bana özel ilgi göstermeye başladı. Birlikte projeler hazırladık, bazen iş çıkışı kahve içtik. Kalbim uzun zamandır ilk defa heyecanlandı.
Ama Burak Bey’in evli olduğunu öğrendiğimde dünya başıma yıkıldı. O kadar safça umutlanmıştım ki… Bir akşam şirkette yalnız kaldığımızda bana yaklaşıp “Elif, seni çok beğeniyorum ama hayat bazen istediğimiz gibi olmuyor,” dedi.
Gözlerim doldu: “Ben kimsenin ikinci planı olamam,” dedim ve odadan çıktım.
O gece eve döndüğümde annem yine aradı: “Kızım, Murat hâlâ seni bekliyor.”
Artık dayanamıyordum: “Anne! Ben mutsuzum! Sırf evlenmek için biriyle olamam!”
Telefonun ucunda sessizlik oldu. Sonra annem ağlamaya başladı: “Biz sana ne yaptık da böyle oldun?”
O an anladım ki; ailemin sevgisiyle toplumsal baskı birbirine karışmıştı. Onlar beni mutlu görmek istiyordu ama kendi bildikleri yoldan… Ben ise başka bir yol arıyordum.
Bir hafta boyunca kimseyle konuşmadım. İşe gidip geldim, yemek bile yapmadım. Sonra bir sabah aynada kendime baktım ve dedim ki: “Elif, sen ne istiyorsun?”
Belki de ilk defa gerçekten kendimi dinledim. Evlilik mi istiyordum? Yoksa sadece yalnız kalmaktan mı korkuyordum? Ya da ailemin beklentilerini karşılamadığım için mi suçluluk hissediyordum?
Bir gün cesaretimi topladım ve anneme gittim. Kapıyı açınca gözleri dolu dolu bana baktı.
“Anne,” dedim, “Beni olduğum gibi kabul edebilir misin? Belki de evlenmeyeceğim… Belki de yalnız kalacağım… Ama ben böyle mutluyum demiyorum; sadece kendimi bulmaya çalışıyorum.”
Annem uzun süre sustu. Sonra ellerimi tuttu: “Sen bizim canımızsın Elif… Biz sadece senin üzülmeni istemiyoruz.”
O an sarıldık ve ikimiz de ağladık.
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ yalnızım. Ama artık kendimi suçlamıyorum. Hayatın bana neler getireceğini bilmiyorum ama en azından artık kendi yolumu seçiyorum.
Bazen düşünüyorum: Toplumun beklentileriyle kendi isteklerimiz arasında sıkışıp kalmak zorunda mıyız? Sizce insan gerçekten kendi hayatını seçebilir mi?