Bir Banka Kapısında Kalan Hayatlar: Yaşlılığın Görünmeyen Engelleri
“Teyze, sırada mısınız yoksa bekliyor musunuz?” Genç adamın sesi, bankanın kalabalığında yankılandı. Elimdeki bastona sıkıca tutunmuş, nefes nefese kapının önünde dikiliyordum. O an, içimdeki öfkeyle karışık çaresizliği saklayamadım. “Evladım, kapı açılmıyor. Bastonumla uğraşıyorum, bir de şu kapıyı açamadım,” dedim titrek bir sesle. O ise gözlerini devirdi, “Şu otomatiği bastınız mı?” diye sordu. Bastım elbet, ama ne fayda… Kapı inatla açılmıyor, içeridekiler ise bana bakıp başlarını çeviriyorlar.
O gün sabah erkenden kalkmıştım. Emekli maaşımı çekmek için bankaya gitmem gerekiyordu. Kızım Elif, “Anne, ben götüreyim seni,” dedi ama “Senin işin gücün var, ben hallederim,” diye diretmiştim. Yıllardır kendi işimi kendim görmeye alışmıştım; yaşlılık gururumdan mı, yoksa kimseye yük olmamak için mi, bilmiyorum. Ama o sabah, apartmanın merdivenlerini inmek bile bana zor gelmişti. Dizlerim sızlıyor, nefesim daralıyordu. Yine de inadım inat, yürüdüm.
Bankanın önüne geldiğimde içeriye girmek için bastonumla otomatik kapının önünde durdum. Kapı tık yok! Bir sağa bir sola sallandım, belki sensör beni görür diye. Ama nafile… Arkadan gelen genç adam hızla geçti, kapıyı zorladı, o da açamadı. Sonra bir güvenlik görevlisi geldi, “Teyze, biraz geri çekilin,” dedi ve içeriden bir düğmeye bastı. Kapı nihayet açıldı ama ben zaten yorgunluktan neredeyse yere çökecektim.
İçeri girdim; banko önünde uzun bir sıra. Gözüm hemen oturacak bir yer aradı ama bekleme salonunda sadece üç sandalye vardı ve hepsi doluydu. Birinde genç bir kadın telefonuyla oynuyor, diğerinde orta yaşlı bir adam gazete okuyordu. Üçüncü sandalyede ise benim gibi yaşlıca bir teyze oturuyordu; göz göze geldik, o da bana yer veremeyecek kadar yorgundu belli ki.
Ayakta beklerken dizlerim zangır zangır titriyordu. Bastonuma yaslandım ama yetmiyor; başım dönmeye başladı. Yanımdan geçen bir memura seslendim: “Evladım, oturacak başka sandalye yok mu?” Genç kadın başını kaldırmadan “Şu an yok teyzeciğim,” dedi ve hızla uzaklaştı. O an kendimi öyle yalnız hissettim ki… Sanki bu şehirde bana yer yoktu artık.
Sırada beklerken yanımdaki adam telefonuyla konuşuyordu: “Anneciğim, ben şimdi bankadayım… Yok ya, burada yaşlılar sırada bekliyor, kimse ilgilenmiyor.” İçimden ‘Keşke annesi burada olsaydı da görseydi’ dedim. Herkesin acelesi vardı; kimse birbirine bakmıyor, kimse kimseyi duymuyordu.
Birden başım döndü ve elimdeki baston kaydı; yere düşmekten son anda kurtuldum. O sırada arkamdan bir el omzuma dokundu: “Teyze iyi misiniz?” Genç bir kızdı bu sefer; gözlerinde endişe vardı. “İyiyim yavrum,” dedim ama sesim çıkmadı. O hemen güvenliği çağırdı; bana bir bardak su getirdiler ve sonunda biri yerinden kalkıp bana sandalyesini verdi.
Oturduğumda gözlerim doldu. Ne zaman bu kadar güçsüz oldum? Ne zaman bu şehir bana yabancılaştı? Eskiden mahallede herkes birbirini tanırdı; komşular kapımı çalar, halimi hatırımı sorardı. Şimdi ise herkes kendi derdinde… Yaşlıların varlığı unutulmuş gibi.
Bankadaki işlerimi hallettikten sonra eve dönerken içimde bir burukluk vardı. Yolda yürürken kaldırımdaki yüksek bordürleri aşmakta zorlandım; marketin önündeki rampa kırılmıştı, yine de kimse tamir etmemişti. Otobüs durağında beklerken gençler sıraya girmeden otobüse hücum etti; ben ise bastonumla kenarda kaldım.
Eve vardığımda kızım Elif kapıda karşıladı: “Anne neden bu kadar geç kaldın? Yüzün bembeyaz!” Ona anlatamadım yaşadıklarımı; çünkü biliyorum ki o da üzülüyor, çaresiz hissediyor. Akşam yemeğinde torunum Deniz geldi yanıma: “Babaanne, bugün nasıldı?” diye sordu. Ona sarıldım ve sadece “Biraz yoruldum oğlum,” diyebildim.
Gece yatağımda dönerken düşündüm: Biz yaşlılar neden bu kadar görünmez olduk? Neden şehirlerimizde bize uygun rampalar, oturacak sandalyeler yok? Neden insanlar birbirine yardım etmeyi unuttu? Yaşlanmak sadece bedenin değil, ruhun da ağırlaşması demekmiş meğer.
Ertesi gün komşum Meryem Hanım uğradı: “Ayşe abla, dün seni bankada görmüşler… Çok üzülmüşler haline.” Gülümsedim ama içimdeki kırgınlığı gizleyemedim: “Meryem’ciğim, biz yaşlandıkça şehir bize dar geliyor sanki.” O da başını salladı: “Ben de geçen hafta hastanede sıra beklerken fenalaştım; kimse ilgilenmedi.”
O an karar verdik: Mahalledeki diğer yaşlılarla konuşup belediyeye dilekçe yazacağız; daha fazla sandalye, daha iyi rampalar istiyoruz! Belki sesimizi duyan olur…
Ama asıl mesele sadece fiziksel engeller değil ki… İnsanların kalbindeki duyarsızlık daha büyük engel aslında. Bir selam vermek, bir sandalyeyi paylaşmak bu kadar mı zor?
Şimdi size soruyorum: Sizce de şehirlerimizde yaşlılara yeterince değer veriliyor mu? Bir gün hepimiz yaşlanacağız; peki o zaman bu engelleri kim kaldıracak? Yoksa hepimiz bir banka kapısında çaresiz mi kalacağız?