Kızımın Zengin Kocasından Boşanmasını Neden İstemiyorum? Görünüşte Mükemmel Bir Ailenin Ardındaki Gerçekler
“Anne, ben artık dayanamıyorum. Boşanmak istiyorum.”
Elif’in sesi titriyordu. Gözlerinin altındaki morluklar, makyajla bile gizlenememişti. O an, mutfağın ortasında, ellerim titreyerek çay bardağını tezgâha bıraktım. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi. Kızım, Elif’im… O güzelim gelinliğiyle, gözlerinde umutla gittiği o evden şimdi gözyaşlarıyla dönmek istiyordu.
“Bak kızım,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak, “her evlilikte sorun olur. Senin yerinde olmak isteyen o kadar çok insan var ki… Böyle bir hayatı herkes ister.”
Elif başını öne eğdi. Dudakları titredi. “Anne, sen bilmiyorsun. Herkes dışarıdan bakınca bizi mutlu sanıyor. Ama ben o evde nefes alamıyorum. Yalnızım, çok yalnızım.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Ama yine de korkularım galip geldi. Çünkü ben de bu mahallede büyüdüm; insanların ne kadar acımasızca konuştuğunu, dedikodunun nasıl bir yangına dönüştüğünü iyi bilirim. Hele ki kızının boşanması… Hele ki damadın zengin, saygın bir iş adamıysa…
Elif’in kocası Murat, İstanbul’un en büyük inşaat şirketlerinden birinin sahibiydi. Düğünleri hâlâ konuşulurdu; altınlar, gelin arabası, Boğaz’da yapılan o ihtişamlı davet… Herkes Elif’e imrenerek bakmıştı. Ben de gurur duymuştum; kızım iyi bir hayat yaşayacaktı, yokluk çekmeyecekti. Ama şimdi anlıyorum ki, paranın satın alamadığı şeyler de varmış.
Bir gece Elif aradı; sesi kısık, korku doluydu. “Anne, Murat yine bağırdı. Beni aşağılıyor. Her şeyim var ama kendim yokum.”
O an elim ayağım buz kesti. Ne diyeceğimi bilemedim. “Sabret kızım,” dedim sadece. “Belki düzelir.”
Ama düzelmedi. Her geçen gün Elif daha da içine kapandı. O gösterişli evde, lüks arabalarda, pahalı markaların arasında kayboldu gitti. Bir gün bana şöyle dedi:
“Anne, ben Murat’ın eşyası gibiyim. Onun istediği gibi giyinmek zorundayım, onun istediği gibi konuşmak… Arkadaşlarımı bile seçemiyorum.”
İçimdeki anne yüreği isyan etti ama dilimden dökülenler yine korkularımdan ibaretti: “Bak kızım, boşanırsan herkes konuşur. Senin yaşında dul kadınlara nasıl bakıldığını biliyorsun. Hem sonra… O kadar alıştın ki bu hayata, yokluk çekmek kolay mı sanıyorsun?”
Elif gözyaşlarını sildi, bana öyle bir baktı ki… O bakışta hem kırgınlık hem de çaresizlik vardı.
Bir gün komşumuz Şükran Hanım kapıya geldi; laf arasında sordu: “Elif’in keyfi yerinde mi? Murat Bey’i televizyonda gördüm geçen gün, ne kadar yakışıklı adam maşallah!”
İçimden bağırmak geldi: “Siz ne bilirsiniz Elif’in neler çektiğini!” Ama sustum. Çünkü bu mahallede kadınlar susar; hele ki kızının geleceği söz konusuysa…
Elif’in babası Hasan da aynı fikirdeydi: “Kızımızın hayatı garanti altında. Ne istiyor daha? Biz gençken bir kuru ekmeğe muhtaçtık.”
Ama Elif’in gözlerindeki o boşluk… O sessizlik… Geceleri uykusuz kaldığını biliyorum. Bazen sabaha kadar ağladığını duyuyorum odasından.
Bir akşam Elif yanıma geldi; ellerimi tuttu.
“Anne, ben artık kendimi kaybettim. Ne zaman güldüğümü hatırlamıyorum. Murat bana dokunduğunda tüylerim diken diken oluyor. Ben bu evde yaşlanmak istemiyorum.”
O an içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Ama yine de korktum; çünkü Elif’in boşanması demek onun yalnız kalması demekti bu şehirde. İnsanlar ona acıyacak, arkasından konuşacaklardı.
Bir gece Elif’in telefonu çaldı; Murat arıyordu. Elif’in yüzü bembeyaz oldu.
“Yine geç kaldım diye bağıracak,” dedi fısıltıyla.
O an dayanamadım:
“Elif,” dedim, “belki de haklısın. Ama ben de korkuyorum kızım… Ya yalnız kalırsan? Ya bu hayatı bir daha bulamazsan?”
Elif başını kaldırdı; gözleri kararlıydı.
“Anne, ben zaten yalnızım! Zenginlik içinde boğuluyorum ama nefes alamıyorum! Bir gün cesaretimi toplayıp gideceğim o evden.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Kendi gençliğim aklıma geldi; yokluk içinde büyüdüğüm günler… Bir dilim ekmek için kavga ettiğimiz zamanlar… Elif’in böyle yaşamasını istememiştim hiç. Ama şimdi anlıyorum ki, insanın ruhu açsa hiçbir zenginlik onu doyuramıyor.
Ertesi sabah Elif valizini hazırladı; Murat’ın işte olduğu bir saatte evi terk etti. Ben kapıda bekliyordum; sarıldık uzun uzun.
“Anne, korkuyor musun?” diye sordu sessizce.
Gözlerim doldu.
“Evet kızım,” dedim, “ama senin mutsuz olmandan daha çok korkuyorum.”
O gün mahallede dedikodu başladı bile: “Elif kocasını terk etmiş! O kadar zenginliği bırakılır mı?”
Ama ben artık susmuyorum.
Kızımın yanında duruyorum; onun yeniden kendini bulmasına yardım ediyorum.
Şimdi düşünüyorum da… Acaba doğru mu yaptım? Kızımı mutsuz bir evliliğe mahkûm etmemekle iyi mi ettim? Yoksa onu toplumun acımasız yargılarına teslim mi ettim?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne olarak kızınızın mutsuzluğunu mu seçerdiniz yoksa toplumun baskısına boyun mu eğerdiniz?