Babamın Gölgesinde: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Yine mi içtin anne?” diye bağırdım, kapının önünde ayakta zor duran anneme bakarken. Gözleri kan çanağı, elleri titrek, saçları darmadağın… O an, içimdeki öfkeyle karışık çaresizliği tarif edemem. Annem bana bakmadan, “Sen karışma, Elif!” dedi ve mutfağa doğru sendeledi. O an, evimizin soğuk duvarları arasında yankılanan tek şey, annemin ayak sesleri ve iç çekişlerimdi.
Babamı hiç tanımadım. Annemle Kocaeli’nin arka sokaklarında, eski bir apartmanın rutubetli dairesinde büyüdüm. Babam, ben doğmadan birkaç ay önce evi terk etmiş. Annem anlatmazdı; ne zaman sorsam ya ağlar ya da bana bağırırdı. “O adamdan sana hayır gelmezdi!” derdi hep. Ama ben, her gece yatağıma uzandığımda, babamı hayal ederdim. Acaba nasıl biriydi? Beni sever miydi? Bir gün kapıdan içeri girip “Kızım!” diye sarılır mıydı?
Annem sabahları erkenden çıkar, belediyede temizlik işçisi olarak çalışırdı. Akşamları ise elinde ucuz bir votka şişesiyle eve dönerdi. Bazen bana yemek yapmayı unuturdu; bazen de mutfakta yere yığılıp ağlardı. O anlarda ona kızamazdım. Çünkü annemin gözlerinde hep bir hüzün, bir kırgınlık vardı. Ama çocuk kalbim anlamazdı; sadece annemin neden bu kadar üzgün olduğunu bilmek isterdim.
Okulda arkadaşlarımın babalarıyla ilgili anlattıkları hikâyeleri dinlerken içim burkulurdu. “Babam beni lunaparka götürdü,” derdi Ayşe. “Babam bana bisiklet aldı,” derdi Zeynep. Ben ise sessizce defterime çizerdim; hayalimdeki babayı…
Bir gün okuldan eve döndüğümde, annemi mutfakta yerde buldum. Yanında boş bir şişe, elinde sıkıca tuttuğu eski bir fotoğraf vardı. Fotoğrafa baktım; genç bir adam ve annem yan yana gülümsüyorlardı. O adam babamdı. Annemin gözleri kapalıydı, sanki yıllardır sakladığı bir sırrı fısıldıyordu bana.
“Anne, neden hep üzgünsün?” diye sordum o akşam. Annem gözlerini kaçırdı, dudakları titredi. “Hayat bazen insanı yorar Elif,” dedi sadece. O gece annemin odasının kapısında uzun süre bekledim; içeriden sessizce ağladığını duydum.
Liseye başladığımda, evdeki huzursuzluk daha da arttı. Annem işten atılmıştı; borçlar birikmişti. Komşular artık bize selam vermiyordu. Bir gün marketten ekmek almak için para bulamayınca, anneme bağırdım: “Neden bu haldeyiz? Neden herkesin bir babası var da benim yok?” Annem bana öyle bir baktı ki, o bakışta yılların yorgunluğu vardı.
Bir gece annem sarhoşken bana babamla ilgili ilk kez konuştu: “O adam seni hiç istemedi Elif… Beni de istemedi… Ben de kendimi kaybettim.” O an anneme kızmak istedim ama yapamadım; çünkü onun da yaralı olduğunu gördüm.
Üniversite sınavına hazırlandığım yıl, evdeki gerginlik dayanılmaz hale geldi. Annem iyice içine kapanmıştı; günlerce konuşmuyordu. Ben ise ders çalışmaya çalışıyor, ama kafamda hep aynı soru dönüyordu: Babam neredeydi? Neden bizi terk etmişti?
Bir gün posta kutusunda bir zarf buldum. Üzerinde tanımadığım bir el yazısı vardı: “Elif’e.” Zarfı açtım; içinden kısa bir mektup çıktı:
“Elif,
Ben senin babanım. Yıllar önce seni ve anneni bırakıp gitmek zorunda kaldım. Şimdi çok geç biliyorum ama seni merak ediyorum. Eğer istersen buluşmak isterim.
Baban, Cemil.”
O an ellerim titredi; gözlerimden yaşlar süzüldü. Anneme mektubu gösterdim. Önce öfkelendi, sonra ağladı. “O adam seni hak etmiyor!” dedi hıçkırarak.
Günlerce düşündüm; babamla buluşmalı mıydım? İçimdeki boşluğu doldurabilir miydi? Sonunda kararımı verdim ve mektuptaki numarayı aradım.
Telefonun ucunda yorgun bir ses: “Alo?”
“Ben Elif… Kızınız.”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra babam ağlamaya başladı: “Affet beni kızım… Çok pişmanım.”
Bir kafede buluştuk. Karşımda oturan adam yaşlanmıştı; gözlerinde pişmanlık vardı. Bana hayatını anlattı: Başka bir şehirde yeni bir aile kurmuştu ama hiçbir zaman mutlu olamamıştı.
“Senin anneni ve seni bırakmak hayatımın en büyük hatasıydı,” dedi titrek bir sesle.
O an içimdeki öfke ile merhamet savaştı. Ona sarılmak istedim ama yapamadım; yılların acısı aramızda duvar olmuştu.
Babamla birkaç kez daha görüştük ama hiçbir zaman tam anlamıyla baba-kız olamadık. Annem ise bu görüşmeleri hiç affetmedi; aramız daha da açıldı.
Şimdi üniversiteyi bitirdim, kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum. Ama hâlâ geceleri yalnız kaldığımda kendime soruyorum: Bir çocuğun kalbindeki baba boşluğu hiç dolar mı? Affetmek gerçekten mümkün mü? Siz olsanız ne yapardınız?