İki Ateş Arasında: Kocamın Annesiyle Savaşım
“Yeter artık, Emre! Ben seninle mi evlendim, yoksa annenle mi?” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an mutfakta, elimde bulaşık süngeriyle, gözlerim dolu dolu karşımda duran kocama bakıyordum. Emre ise yine her zamanki gibi başını öne eğmiş, sessizce annesinin mesajını okuyordu. O mesajı okumadan bir gün geçirdiğini hatırlamıyorum. Sanki evimizde üçüncü bir kişi daha yaşıyordu; görünmeyen ama her an varlığını hissettiren biri: kayınvalidem.
Evliliğimizin ilk gününden beri Emre’nin annesine olan düşkünlüğü beni hep rahatsız etti. “Oğlum, akşam yemeğine geliyorsunuz değil mi?” diye her akşam arayan, Emre’nin en ufak derdini bile benden önce öğrenen bir anne… Başlarda bunu doğal karşıladım, sonuçta Türk ailelerinde anne-oğul ilişkisi güçlü olurdu. Ama zamanla bu bağ, benim hayatımı esir almaya başladı.
Bir gün işten yorgun argın eve döndüğümde, Emre’nin annesiyle telefonda konuştuğunu duydum. Kapıyı açtığımda, “Anneciğim, tabii ki senin dediğin gibi yaparız. Zeynep de alışır zamanla,” diyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Benim fikrim sorulmadan, hayatımla ilgili kararlar alınıyordu. O akşam sofrada sessizce otururken Emre’ye sordum:
“Emre, neden bana sormadan annenle karar veriyorsun? Ben de bu evin bir bireyiyim.”
Emre gözlerini kaçırdı. “Zeynep, annem yaşlı kadın, kırmak istemiyorum. Hem o da bizim iyiliğimizi düşünüyor.”
“Ama ben de varım! Benim de duygularım var!” dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: Nerede yanlış yaptım? Neden hep ikinci plandayım? Sabah olduğunda gözlerim şişmişti ama yine de işe gitmek zorundaydım. İş yerinde arkadaşım Elif hemen fark etti:
“Zeynep, yine mi ağladın? Yeter artık kızım, kendini bu kadar harcama.”
Elif’in sözleri içimi acıttı ama haklıydı. Akşam eve döndüğümde Emre’yi salonda buldum. Yine annesiyle telefondaydı. Bu sefer dayanamadım:
“Emre, bu böyle gitmez! Ya bizim evliliğimiz ya da annenin gölgesi! Seçimini yap!”
Emre şaşkınlıkla bana baktı. “Zeynep, ne diyorsun sen? Annemi bırakmamı mı istiyorsun?”
“Hayır! Sadece kendi ailemize öncelik vermeni istiyorum. Annene saygım sonsuz ama ben de senin karınım!”
O gece ilk defa Emre’nin gözlerinde korku gördüm. Belki de ilk kez beni kaybetmekten korktu.
Ama değişen bir şey olmadı. Her hafta sonu kayınvalidemin evine gitmek zorundaydık. Orada da sürekli eleştiriliyordum:
“Zeynep kızım, Emre’nin gömleklerini niye ütülememişsin? Bak oğlum zayıflamış, yemek yapmıyor musun?”
Her lafı içime işliyordu. Bir gün mutfakta kayınvalidemle yalnız kaldık:
“Bak kızım,” dedi alaycı bir sesle, “Ben oğlumu kolay yetiştirmedim. Onun iyiliğini senden iyi bilirim. Sen de haddini bil, ona göre davran.”
O an ellerim titredi ama cevap vermedim. Eve döndüğümüzde Emre’ye anlattım:
“Annen bana böyle dedi! Senin yanında eziliyorum!”
Emre ise sadece başını salladı: “Annem öyle demek istememiştir. Sen yanlış anlamışsındır.”
İşte o an anladım ki bu savaşta yalnızdım.
Aylar geçti, içimdeki öfke büyüdü. Bir gün babam aradı:
“Kızım, iyi misin? Sesin hiç iyi gelmiyor.”
Dayanamadım, ağlamaya başladım: “Baba ben çok yoruldum… Evde hep yalnız hissediyorum kendimi…”
Babam sustu bir süre: “Bak kızım, kimse için kendini harcama. Senin de bir hayatın var. Gerekirse gel, kapımız sana her zaman açık.”
O gece uzun uzun düşündüm. Gerçekten ne istiyordum? Evliliğim için savaşmaya devam mı edecektim yoksa kendi huzurumu mu seçecektim?
Bir sabah Emre’ye kahvaltı hazırlarken içimdeki kırgınlık patladı:
“Emre, ben artık dayanamıyorum. Ya bana ve evliliğimize öncelik verirsin ya da ben giderim!”
Emre bu sefer sustu. Gözleri doldu: “Zeynep… Ben annemi üzmek istemiyorum ama seni de kaybetmek istemiyorum… Ne yapacağımı bilmiyorum…”
İşte o an anladım ki bazen en çok sevdiğimiz insanlar bile bizi anlamayabilir.
Bir hafta sonra valizimi topladım ve baba evine döndüm. Annem kapıda sarıldı bana: “Kızım, hayat kısa… Kimse için kendini yok etme.”
Şimdi odamda otururken pencereden dışarı bakıyorum ve düşünüyorum: Acaba doğru mu yaptım? Kendi mutluluğum için savaşmak bencillik mi? Yoksa kadınlar olarak hep ikinci plana atılmaya mahkûm muyuz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz adam için nereye kadar mücadele ederdiniz?