Bir Adım Kaldı: Boşanmanın Eşiğinde Bir Hayat
“Yeter artık, Zeynep! Her seferinde anneni bahane ediyorsun. Benim de bir sabrım var!” diye bağırdı Emre, gözleri öfkeyle dolu. O an mutfağın ortasında, elimde annemin sevdiği çaydanlıkla donup kaldım. Sanki bir anda tüm ev, tüm hayatım, üzerime devrildi. Annem hastanede yatarken, ben burada, evliliğimin son kırıntılarını tutmaya çalışıyordum.
Emre’yle on iki yıl önce, üniversitede tanışmıştık. O zamanlar her şey ne kadar kolaydı; hayallerimiz vardı, birbirimize sözler vermiştik. Ama şimdi, İstanbul’un bu gri apartmanında, birbirimize yabancı iki insan olmuştuk. Annemin hastalığı başladığından beri her şey daha da zorlaştı. Babam yıllar önce başka bir kadın için bizi terk etmişti; kardeşim ise Almanya’da yaşıyor, yılda bir kez bile aramıyor. Annem bana kaldı; bana ve bu koca şehirdeki yalnızlığıma.
O gece Emre’yle kavga ettikten sonra, annemi görmek için apar topar otobüse atladım. Kocaeli’nin küçük bir kasabasında büyüdüm ben; orada herkes birbirini tanır, herkesin derdi ortaktır. Annemin evi hâlâ eski kokusunu koruyordu: naftalin, sabun ve biraz da hüzün. Kapıyı açınca komşumuz Şengül Abla karşıladı beni.
“Zeynep kızım, annen iyi değil. Doktorlar umut vermiyor,” dedi gözleri dolu dolu.
İçeri girerken annemi gördüm; yatağında incecik kalmış, nefes almakta zorlanıyordu. Elini tuttum, “Anneciğim, geldim,” dedim titreyen sesimle.
O an içimde bir şey koptu. Hayatım boyunca güçlü olmaya çalışmıştım ama şimdi annemin yanında küçücük bir çocuk gibi hissediyordum. “Zeynep,” dedi annem fısıltıyla, “Sen iyi bir annesin. Ama kendini de unutma.”
O gece annemin başında sabaha kadar oturdum. Dışarıda yağmur yağıyordu; damlaların sesiyle karışık annemin nefes alışlarını dinledim. Sabah olduğunda Emre’den bir mesaj geldi: “Dönmeyecek misin? Konuşmamız lazım.”
İçimde bir fırtına koptu. Dönsem annemi yalnız bırakacağım; dönmesem evliliğim tamamen bitecek. Kardeşim aradı o sırada: “Zeynep, ben gelemem. İşlerim yoğun.”
O an anladım ki bu yük sadece benim omuzlarımdaydı.
Annemin durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırdık. Hastane koridorlarında saatlerce beklerken Emre’yle telefonda tartıştık:
“Senin annenle ilgili her şey benim hayatımı mahvediyor!”
“Emre, annem ölüyor! Biraz anlayış gösteremez misin?”
“Ben de yalnızım burada! Senin yokluğunla baş edemiyorum!”
Telefonu kapattığımda gözyaşlarımı tutamadım. Yanımdaki yaşlı adam bana mendil uzattı: “Kızım, hayat kısa. Sevdiklerinin kıymetini bil.”
Annemin son günlerinde yanında olabilmek için işten izin aldım. Müdürüm bile yüzüme bakmadan “Bir daha böyle uzun izin alamazsın,” dedi. İstanbul’a dönmem gerekiyordu ama içimden hiçbir şey gelmiyordu.
Annem vefat ettiğinde dünya başıma yıkıldı. Cenazede Emre yanımda durdu ama gözlerinde yabancı bir ifade vardı. Eve döndüğümüzde sessizlik duvar gibi aramıza girdi.
Bir hafta sonra Emre valizini topladı:
“Zeynep, ben artık dayanamıyorum. Ya annenin gölgesinde yaşamayı bırakacaksın ya da bu evlilik bitecek.”
O an ona bağırmak istedim: “Sen hiç kayıp yaşadın mı? Hiç yalnız kaldın mı?” Ama sadece sustum.
Geceleri uyuyamaz oldum; annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu: “Kendini unutma.” Ama nasıl unutabilirdim ki? Hem eş hem kız hem de anne olmaya çalışırken kendimi kaybetmiştim.
Bir gün Emre’nin telefonunda bir mesaj gördüm: “Seni özledim.” Gönderen eski sevgilisiymiş. Yıkıldım. Ona hesap sormak istedim ama gücüm yoktu.
O gece Emre’yle son kez konuştuk:
“Zeynep, ikimiz de mutsuzuz. Belki de ayrılmak en doğrusu.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece başımı salladım.
Boşanma davası açıldıktan sonra kasabaya döndüm; annemin mezarına gittim. Toprağa dokunurken içimde bir huzur hissettim ama aynı zamanda büyük bir boşluk vardı.
Şimdi burada, çocukluğumun geçtiği bu evde yalnız başıma oturuyorum ve düşünüyorum: Hayatta en çok neyi kaybetmekten korkar insan? Sevdiklerini mi, kendini mi?
Siz hiç aynı anda hem eşinizi hem annenizi hem de kendinizi kaybettiğiniz oldu mu? Hangisini geri getirmek isterdiniz?