Kırık Aynalar: Bir Kadının Kendiyle Savaşı

“Kaç yaşındasın, Elif?” Annemin sesi, mutfakta yankılanırken ellerim titriyordu. O sabah, aynanın karşısında göz altı morluklarımı kapatmaya çalışırken, içimdeki huzursuzluk yine baş göstermişti. Annem, elinde çay bardağıyla bana bakıyordu; bakışlarında hem merak hem de hafif bir alay vardı. “Otuz beş oldum anne,” dedim, sesim çatallandı. “Daha dün yirmi yaşındaydın, şimdi kırışıklıklarını saklamaya çalışıyorsun,” dedi ve başını iki yana salladı.

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim tüm korkularım, utancım ve öfkem bir anda yüzeye çıktı. Annemle aramızda hep görünmez bir duvar vardı; o duvarı ne kadar aşmaya çalışsam da her defasında daha da kalınlaşıyordu. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, gazeteye gömülmüş, sanki evdeki hiçbir şey onun umurunda değilmiş gibi davranıyordu.

Küçükken güzelliğimle övülürdüm. Mahallede herkes bana “güzel kız” derdi. Annem gururla saçlarımı örer, komşulara gösterirdi. Ama büyüdükçe, güzelliğim bir yük haline geldi. Herkesin benden beklentisi vardı: iyi bir eş olmam, çocuk doğurmam, yaşlanmamam… Üniversiteyi bitirip İstanbul’a taşındığımda özgür olacağımı sanmıştım ama şehirde de başka bir baskı vardı. İş yerinde müdürüm Ayşe Hanım, “Elif, toplantıya biraz daha bakımlı gel lütfen,” dediğinde utançtan yerin dibine girmiştim. O gün eve dönerken metrobüste camdan yansıyan yüzüme baktım; gözlerimin altındaki çizgiler, alnımdaki kırışıklıklar bana annemin sözlerini hatırlattı: “Güzellik geçicidir, kızım.”

Bir gün cesaretimi topladım ve bir estetik kliniğine gittim. Kapıdan girerken kalbim deli gibi atıyordu. Sekreter kız bana ismimi sorduğunda sesim titredi: “Elif Yıldız.” Bekleme salonunda otururken yanımdaki kadınlar fısıldaşıyordu. Birinin dudağı şişmişti, diğeri burnunu sargıyla kapatmıştı. İçeri çağrıldığımda karşıma Dr. Murat çıktı. “Neden buradasınız Elif Hanım?” diye sordu. Gözlerim doldu; “Kendimi beğenmiyorum,” dedim. O an içimdeki tüm acı döküldü ortaya. Dr. Murat başını salladı: “Sizce sorun aynadaki yansımanız mı, yoksa içinizdeki ses mi?”

O gece eve döndüğümde annem yine salonda oturuyordu. “Nereye gittin?” diye sordu. “Bir doktora,” dedim kısaca. “Ne doktoruymuş o?” dedi şüpheyle. “Estetik,” dedim ve gözlerimi kaçırdım. Annem derin bir iç çekti: “Senin derdin güzellik değil kızım, sen kendini sevmiyorsun.” O an ağlamaya başladım; yıllardır içimde tuttuğum gözyaşları sel oldu aktı.

Ertesi sabah işe gitmek istemedim. Yatakta saatlerce tavana baktım. Telefonum çaldı; arayan ablamdı. “Elif, annem yine seni konuşuyor,” dedi. “Ne diyor?” diye sordum korkarak. “Kızımız kendini beğenmiyor diye üzülüyor,” demiş. O an ablama bağırdım: “Kimse beni anlamıyor!” Ablam sustu; sonra yavaşça, “Belki de önce sen kendini anlamalısın,” dedi.

İş yerinde de huzurum yoktu artık. Herkes genç ve güzel görünmek için yarışıyordu. Bir gün toplantıda yeni gelen stajyer Zeynep’e herkes iltifatlar yağdırdı. Ben ise köşede sessizce oturuyordum. Ayşe Hanım yanıma gelip kulağıma fısıldadı: “Elif, biraz daha renkli giyinsen ya…” O an dayanamadım: “Ben böyleyim!” dedim yüksek sesle. Herkes bana döndü; utançtan yüzüm kızardı.

Akşam eve döndüğümde babam kapıda bekliyordu. İlk defa bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı: “Sen bizim gururumuzsun kızım.” O an içimde bir sıcaklık hissettim ama yine de eksiktim.

Bir gece eski fotoğrafları karıştırırken çocukluğuma ait bir kare buldum: Annem saçlarımı örüyor, ben gülümsüyorum. O gülüşte saf bir mutluluk vardı; hiçbir kırışıklık, hiçbir endişe yoktu yüzümde. O an anladım ki asıl kaybettiğim şey güzelliğim değil, o masum mutluluğumdu.

Ertesi gün anneme sarıldım ve ağladım: “Anne ben yoruldum… Herkesin beklentisini karşılamaktan yoruldum.” Annem saçımı okşadı: “Kendin olmayı dene kızım… Belki de en güzel halin budur.”

Şimdi aynaya baktığımda hâlâ çizgilerimi görüyorum ama artık onlardan utanmıyorum. Çünkü her biri yaşadığım acıların, sevinçlerin ve mücadelemin izi…

Peki siz hiç aynadaki yansımanızla savaştınız mı? Toplumun ve ailenizin beklentileri arasında kendinizi kaybettiğiniz oldu mu?