Babamın Evi: Mirasın Gölgesinde Bir Anne-Kız Savaşı
“Yeter artık anne! Bu ev benim hakkım, babaannem bana bıraktı!” diye bağırdım, sesim titriyordu. Annem ise gözlerini kaçırdı, elleriyle masanın kenarını sıkıca kavradı. “Sen daha anlamazsın, o evin ne demek olduğunu… Benim de anılarım var orada!” dedi, sesi çatallandı. O an içimde bir şeyler kırıldı. Babaannemin vefatının üzerinden iki yıl geçti ama onun bana bıraktığı ev hâlâ bana ait değil. Her gün, her gece, İstanbul’un gürültüsünde kiralık bir odada yaşarken, o evin anahtarını hayal ediyorum. Ama annem… Annem vermiyor.
Babaannemle aramda özel bir bağ vardı. Çocukluğumun en güzel anıları onun Üsküdar’daki eski apartman dairesinde geçti. O evin penceresinden Boğaz’ı izler, babaannemin yaptığı tarhana çorbasının kokusuyla huzur bulurdum. Annem ise hep uzaktı; çalışır, yorulur, eve geldiğinde ise yorgunluğunu üzerimize boşaltırdı. Babaannem bana hem anne hem dost olmuştu. Vefat ettiğinde, vasiyetinde evi bana bıraktığını öğrenince gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama asıl fırtına o zaman başladı.
Cenazeden birkaç gün sonra annemle ilk kez bu konuyu konuştuk. “O evde ben büyüdüm,” dedi annem, “Senin ne işin var orada? Daha gençsin, hayatın önünde.” Oysa ben o eve sığınmak istiyordum; üniversiteyi bitirmiştim, iş bulmaya çalışıyordum ve İstanbul’da tek başıma ayakta durmaya çabalıyordum. Annem ise evi bana vermek istemedi. “Şimdi olmaz,” dedi hep. “Daha zamanı var.”
Aylar geçti, ben iş buldum ama maaşım kiraya yetmiyordu. Arkadaşlarımla paylaştığım küçük bir odada yaşarken, babaannemin boş evi aklımdan çıkmıyordu. Her gittiğimde annem oradaydı; bazen temizlik bahanesiyle, bazen sadece oturmak için. Bir gün anahtarı istedim. “Anne, artık kendi evimde yaşamak istiyorum,” dedim. Yüzüme bakmadı bile. “O evde daha çok işim var,” dedi soğukça.
Bir akşam, işten dönerken annemi aradım. “Anne, lütfen konuşalım,” dedim. Sesi yorgundu: “Yine mi aynı konu? Bıktım artık.” O gece eve gittiğimde annemi mutfakta ağlarken buldum. “Sen anlamıyorsun,” dedi gözyaşları içinde, “O evde babam öldü, annem öldü… Benim çocukluğum orada kaldı.” İçim acıdı ama yine de hakkımı istiyordum. “Ama babaannem bana bıraktı anne! Senin de başka evin var…”
O günden sonra ilişkimiz iyice bozuldu. Bayramlarda bile doğru düzgün konuşamaz olduk. Akrabalar araya girdi; dayım bana kızdı: “Anneni üzüyorsun!” Teyzem ise gizlice beni destekledi: “Hakkın neyse al kızım.” Ama ailede kimse açıkça taraf olmak istemedi.
Bir gün işyerinde patronum maaşımı geciktirdi. Kira günü gelmişti ve cebimde para yoktu. O gece annemi aradım; sesim titriyordu: “Anne, lütfen… Çok zor durumdayım.” Ama yine aynı cevabı aldım: “Ben de zor durumdayım.” Telefonu kapattığımda kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Bir avukat arkadaşım vasiyetin geçerli olduğunu söyledi. “İstersen dava açabilirsin,” dedi. O an içimde bir savaş başladı: Anneme dava mı açacaktım? Kendi annemi mahkemeye vermek… Bu düşünceyle günlerce uyuyamadım. Ama başka çarem yoktu.
Bir akşam annemin kapısını çaldım. Elimde avukatın verdiği belgeler vardı. Annem kapıyı açınca göz göze geldik; gözlerinde korku ve öfke vardı. “Bunu yapma kızım,” dedi sessizce. “Başka yol bırakmadın anne,” dedim ben de.
O gece sabaha kadar ağladım. Çocukken annemin dizine başımı koyup masallar dinlediğim günleri düşündüm. Şimdi ise birbirimize düşman olmuştuk sanki.
Dava süreci başladıktan sonra ailemiz tamamen ikiye bölündü. Dayımlar annemin yanında durdu; teyzem gizliden gizliye bana destek oldu ama açıkça konuşamadı. Mahkeme günlerinde annemle aynı salonda oturmak işkence gibiydi; birbirimize bakamıyorduk bile.
Aylar geçti, mahkeme sonunda evi bana verdi. Anahtarı elime aldığımda sevinçten çok hüzün hissettim. Annemle aramızdaki uçurum daha da derinleşmişti. Eşyalarımı toplayıp yeni evime taşındığımda ilk geceyi yalnız geçirdim; duvarlara dokundum, babaannemin eski fotoğraflarına baktım ve ağladım.
Şimdi o evde yaşıyorum ama içimde bir boşluk var. Annemle aylarca konuşmadık; bayramda aradığımda telefonu açmadı bile. Bazen düşünüyorum: Haklı mıydım? Yoksa ailemi kaybetmek pahasına hakkımı almak bencillik miydi?
Belki de en büyük düşmanlarımız bazen en sevdiklerimiz olur… Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizle aranızda böyle bir mesele olsaydı, hakkınızı mı savunurdunuz yoksa susar mıydınız?