Bir Anneden Vazgeçmek: Bir Kızın Sessiz Çığlığı

“Yine mi geldin Zeynep? Ben istemiyorum seni burada!” Annemin sesi, odanın köhne duvarlarında yankılandı. Elimdeki çorba tepsisi titredi, içimdeki öfke ve kırgınlık birbirine karıştı. O an, çocukluğumun o soğuk kış gecesine döndüm: Babaannemin kucağında, annemin kapıyı çarpıp gidişini izlerken hissettiğim o tarifsiz yalnızlığa…

Ben Zeynep. Şimdi otuz iki yaşındayım ama içimde hâlâ o terk edilmiş küçük kız var. Annem, Gülten Hanım, gençliğinde güzelliğiyle dillere destandı. Babamdan ayrıldıktan sonra, hayatını hep başka erkeklerin peşinde, başka şehirlerde aradı. Ben ise babaannemin iki katlı eski evinde büyüdüm. Annem arada bir uğrar, bana oyuncak ya da şeker getirir, sonra yine kaybolurdu. O gidişlerin ardından babaannem dizlerine yatırır, saçımı okşar, “Annen de insan yavrum, affet” derdi. Ama ben affedemedim.

Yıllar geçti. Babaannemi kaybettim; o gün dünyam başıma yıkıldı. Annem ise yine bir adamın peşinde başka bir şehre taşındı. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Hayatımı kurmaya çalıştım; ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Annemle aramızda yıllarca soğuk bir mesafe vardı. Ta ki geçen yıl komşulardan biri arayıp “Annen felç geçirmiş, bakacak kimsesi yok” diyene kadar.

İşte şimdi, annemin eski evindeyim. Her gün ona yemek yapıyor, ilaçlarını veriyor, altını değiştiriyorum. Ama her hareketimde içimde bir isyan büyüyor: Neden ben? Neden çocukluğumda bana bakmayan kadın şimdi bana muhtaç? Herkes bana “Evlatlık görevin bu” diyor. Ama kimse benim çocukluğumu sormuyor.

Bir gün kardeşim Emre geldi. Kapıda dikildi, elinde çiçeklerle. “Ablacığım, ben işte çok yoğunum, biliyorsun. Sen zaten annemin yanında kalıyorsun ya… Ben de arada uğrarım.” Yüzüne bakamadım. O da annemin yokluğunda büyüdü ama o affetmişti sanki. Ya da affetmiş gibi yapıyordu.

O akşam annemle yalnızdık. Televizyonda eski bir Yeşilçam filmi açıktı. Annem birden ağlamaya başladı. “Ben de isterdim iyi anne olmayı Zeynep… Ama yapamadım işte… Hayat beni oradan oraya savurdu.”

İçimden ona sarılmak gelmedi. Sadece sustum. Sonra birden bağırdım: “Sen hiç beni düşündün mü anne? Benim de çocuğumdu! Senin peşinden koşan o küçük kızı kimse sarmadı!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin gözyaşları kulaklarımda çınladı. Sabah kalktığımda kararımı vermiştim: Artık bu yükü tek başıma taşımayacaktım.

Ailede büyük bir kavga çıktı. Halamlar, “Sen nasıl annene bakmazsın? Komşular ne der?” diye üzerime yürüdü. Emre yine sustu. Ben ise ilk defa kendi sesimi duydum: “Benim de hayatım var! Annem yıllarca yoktu; şimdi ben de yokum!”

Annemin bakımını devletin sosyal hizmetlerine devrettim. Mahallede dedikodu aldı başını gitti: “Kız anasını huzurevine verdi!” Komşu Ayşe Teyze kapımı çalıp “Kızım, anneni nasıl bırakırsın?” dediğinde gözlerinin içine baktım: “Ayşe Teyze, annem beni yıllarca bıraktı; kimse ona bir şey demedi.”

Aylar geçti. Vicdan azabıyla öfke arasında gidip geldim. Bir gün Emre aradı: “Ablacığım, annemi ziyarete gittim. Seni sordu… Çok üzgün.”

O gece eski fotoğraflara baktım. Bir karede annem genç, güzel ve gülüyor; ben ise onun eteğine yapışmışım, gözlerim korku dolu… O an anladım ki, annemi affetmek kendimi affetmek demekti.

Bir sabah huzurevine gittim. Annem beni görünce ağladı: “Kızım… Affet beni.”

Ona sarıldım mı? Hayır… Ama elini tuttum. İçimdeki küçük Zeynep hâlâ kırgın ama artık daha güçlüydü.

Şimdi düşünüyorum: Bir anne her zaman affedilir mi? Yoksa bazen kendimizi korumak için mesafe koymak da bir hak mı? Siz olsanız ne yapardınız?