Beton Duvarların Ardında: Bir Türk Apartmanında Yalnızlık ve Umut
“Gülseren Hanım, yine mi tek başınıza gidiyorsunuz pazara?”
Kapıdan çıkar çıkmaz, alt kattaki Şükran Teyze’nin sesi apartmanın merdivenlerinde yankılandı. Sanki yalnızlığımı herkesin gözüne sokmak ister gibi, sesi biraz daha yükseltti. Cevap vermedim. Başımı önüme eğip, ağır adımlarla apartmanın dar koridorundan geçtim. Asansör bozuktu yine; her zamanki gibi. Her basamakta, içimdeki ağırlık biraz daha arttı. Eşim Halil’in evi terk ettiği o geceyi düşündüm. “Ben artık bu evde nefes alamıyorum,” demişti. O günden beri nefes almak bana da zor geliyordu.
Kızım Elif ise, babasının gidişinden sonra bambaşka biri oldu. On altı yaşında, odasından çıkmıyor, benimle konuşmuyor, göz göze gelmekten bile kaçınıyordu. Bir sabah kahvaltı hazırlarken, “Anne, sen de babamı mı kovdun?” diye sormuştu. O an içimde bir şeyler kırıldı. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Sustum. O günden sonra Elif’le aramızda görünmez bir duvar örüldü.
Apartmanda ise dedikodular aldı başını gitti. Herkesin dilinde ben vardım: “Gülseren Hanım’ın kocası başka bir kadın için evi terk etmiş.” “Yok canım, Halil Bey işsiz kaldı da Gülseren Hanım dayanamadı, gönderdi adamı.” “Kızları da annesini hiç sevmiyormuş.”
Bir gün marketten dönerken, apartmanın girişinde komşuların fısıldaştığını duydum:
– Yazık kadına ya…
– Kendi etti kendi buldu.
– Kızı da iyice asi oldu.
O an elimdeki poşetleri yere bırakıp ağlamak istedim. Ama ağlamadım. Çünkü ağlamak bile lüks geliyordu artık; gözyaşlarımı kimseye göstermek istemiyordum.
Akşamları evde sessizlik hâkimdi. Elif odasında, ben mutfakta… Televizyonun sesiyle yalnızlığımı bastırmaya çalışıyordum. Bir gün cesaretimi toplayıp Elif’in odasının kapısını çaldım:
“Elif, biraz konuşalım mı?”
Kapı hafifçe aralandı. Gözleri şişmişti.
“Ne konuşacağız anne? Babam yok, sen de hep üzgünsün. Ben de yoruldum.”
Elif’in bu sözleri içimi delip geçti. Ona sarılmak istedim ama geri çekildi. O an anladım ki sadece Halil’i değil, kızımı da kaybediyordum.
Bir gece mutfakta otururken annemi düşündüm. O da yıllar önce babam evi terk ettiğinde aynı yalnızlığı yaşamıştı. O zamanlar annemi anlamamıştım; şimdi ise onun acısını iliklerime kadar hissediyordum.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmış, saçlarım dağılmıştı. “Ne hale geldin Gülseren?” dedim kendi kendime. O an karar verdim: Değişecektim. Kendim için, Elif için…
İlk adımı atmak kolay olmadı. Apartmandaki kadınların gününe katılmaya karar verdim. Şükran Teyze’nin evinde toplanmışlardı. Kapıyı çaldığımda hepsi şaşkınlıkla bana baktı.
“Hoş geldin Gülseren,” dedi Şükran Teyze, biraz da mecburiyetten.
Oturup çay içtik, kek yedik ama sohbet hep başkalarının hayatı üzerineydi. Bir ara laf bana geldi:
“Sen nasılsın Gülseren? Halil Bey’den haber var mı?”
Yutkundum. “Yok,” dedim kısaca.
Birden içlerinden biri, Zehra Hanım, “Sen güçlü bir kadınsın Gülseren,” dedi. “Bak, tek başına ayakta duruyorsun.”
O an gözlerim doldu ama belli etmedim. Belki de ilk defa birisi bana acımadan konuşmuştu.
O günden sonra apartmandaki kadınlarla daha çok vakit geçirmeye başladım. Onların da dertleri vardı; kimisi borç batağında, kimisi oğlunun işsizliğinden yakınıyordu. Yalnız olmadığımı fark ettim.
Elif’le aramızda ise buzlar yavaş yavaş erimeye başladı. Bir akşam birlikte yemek hazırlarken bana “Anne, sen üzülme olur mu?” dedi sessizce.
O an ona sarıldım ve ikimiz de ağladık.
Ama hayat yine de kolay değildi. Halil arada bir arayıp para gönderiyor ama eve dönmek istemiyordu. Bir gün telefonda ona bağırdım:
“Bizi böyle bırakıp gitmek kolay mı Halil? Elif’i hiç düşünmüyor musun?”
Halil sustu uzun süre.
“Ben de kendimi kaybettim Gülseren,” dedi sonunda. “Ama dönmeye cesaretim yok.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Hayatımda ilk defa Halil’i affetmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim; çünkü affetmek bazen unutmak anlamına geliyordu ve ben yaşadıklarımı unutmak istemiyordum.
Bir sabah Elif’le birlikte kahvaltı yaparken bana “Anne, seninle gurur duyuyorum,” dedi.
O an gözlerim doldu ve ona gülümsedim.
Şimdi apartmanın koridorlarında yürürken başımı dik tutuyorum. Komşuların bakışları artık umurumda değil. Çünkü biliyorum ki herkesin bir hikâyesi var ve kimse dışarıdan göründüğü gibi değil.
Bazen geceleri hâlâ yalnız hissediyorum ama artık biliyorum ki yalnızlıkla mücadele etmekten korkmuyorum.
Sizce değişmek gerçekten mümkün mü? Yoksa biz sadece alışkanlıklarımızın esiri miyiz?