Sevginin Zincirleri: Bir Kadının Kendi Evinden Kaçışı
“Nereye gidiyorsun bu saatte, Elif?”
Annemin sesi gibi yankılandı kayınvalidemin sesi koridorda. Elimdeki küçük valizi sımsıkı tutarken, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Gecenin üçüydü. Evdeki sessizlik, içimdeki fırtınayı bastıramıyordu. Kapının önünde durdum, anahtarı çevirdim. O an, yıllardır üzerime çöken ağırlığın biraz hafiflediğini hissettim. Ama arkamdan gelen adımlar, özgürlüğümün ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattı.
“Cevap ver kızım! Nereye gidiyorsun?”
Kocam Murat’ın sesi bu kez daha sertti. Gözlerim doldu. Yıllardır aynı evde, aynı duvarlar arasında, aynı emirlerle yaşadım. Her sabah kahvaltı masasındaki sessizliği, akşam yemeğinde kayınvalidemin bakışlarını, Murat’ın öfkesini ezberlemiştim. Ama bu gece farklıydı. Bu gece, kendim için bir şey yapacaktım.
“Gidiyorum,” dedim titreyen bir sesle. “Artık burada kalamam.”
Murat bir adım daha yaklaştı. “Ne demek gidiyorum? Burası senin evin!”
Gözlerimi yere indirdim. “Burası benim evim değil. Hiç olmadı.”
O an, Murat’ın gözlerinde öfke ve şaşkınlık karışımı bir bakış gördüm. Kayınvalidem ise ellerini beline koymuş, başını iki yana sallıyordu. “Senin gibi nankör gelin görmedim! Biz sana ekmek verdik, başımızın üstünde tuttuk!”
İçimde bir şeyler koptu o anda. Yıllardır duyduğum suçlamalar, minnet borcu gibi üzerime yüklenen sözler… Hepsi bir anda anlamını yitirdi. “Ben sadece insan gibi yaşamak istiyorum,” dedim. “Kendi kararlarımı vermek, kendi hayatımı yaşamak…”
Murat’ın sesi yükseldi: “Senin kararların mı var? Sen bu evin kadınısın! Ne kararından bahsediyorsun?”
Bir an için göz göze geldik. O bakışta yılların sevgisi yoktu; sadece sahiplenme, kontrol etme arzusu vardı. O an anladım ki, sevgi sandığım şey aslında bir kafesti.
Valizimi kapının önüne koydum. “Beni aramayın,” dedim ve kapıyı arkamdan çektim.
Sokağa çıktığımda, soğuk hava yüzüme çarptı. Ayaklarım titriyordu ama içimde garip bir hafiflik vardı. Yıllardır ilk defa kendi başıma bir adım atıyordum. Annemle babam yıllar önce köyde kalmıştı; İstanbul’a gelin geldiğimde her şeyin güzel olacağını sanmıştım. Ama büyük şehirde yalnızlık daha derinmiş meğer.
Bir taksi bulup ablam Zeynep’in evine gittim. Zeynep kapıyı açtığında gözlerindeki şaşkınlık ve endişe birbirine karıştı.
“Elif… Ne oldu sana?”
Kollarına atıldım, ağladım. “Dayanamadım abla… Artık nefes alamıyordum.”
Zeynep saçlarımı okşadı. “İyi ki geldin kardeşim… Korkma, burası senin de evin.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Zeynep’in küçük salonunda, eski bir kanepeye kıvrılmış halde geçmişimi düşündüm. Murat’la ilk tanıştığımız günleri hatırladım; bana nasıl güzel sözler söylediğini, hayaller kurduğumuzu… Ama evlendikten sonra her şey değişmişti. Kayınvalidem eve taşındığında, benim yerime kararlar almaya başlamıştı. Ne zaman ne yiyeceğime, hangi işe gideceğime o karar veriyordu. Murat ise hep annesinin yanında durdu.
Bir gün iş bulmak istemiştim; “Kadının yeri evidir,” demişti kayınvalidem. “Kocana bakmak varken ne işin var dışarıda?” Murat da aynı fikirdeydi: “Ben çalışıyorum, sana gerek yok.”
Ama ben başka bir hayat hayal etmiştim. Kendi param olsun, kendi ayaklarım üzerinde durayım istemiştim. Her seferinde sustum; belki zamanla değişirler diye umut ettim. Ama değişmediler.
Zeynep’in evinde geçirdiğim ilk günlerde sürekli telefonum çaldı. Murat aradı, kayınvalidem mesaj attı: “Dön hemen! İnsanlar ne der?” Komşulara rezil olduğumu söylediler, ailemin adını kirlettiğimi… Her mesajda içimdeki suçluluk büyüdü.
Bir akşam Zeynep’le mutfakta otururken içimi döktüm:
“Abla… Belki de hata yaptım. Belki dönmeliyim.”
Zeynep elimi tuttu: “Elif, sen hata yapmadın. Yıllardır sustun, kendini yok saydın. Bir kere de kendin için yaşa.”
Ama kolay değildi. Türkiye’de bir kadının kendi başına ayakta durması hâlâ zor. İş bulmak istedim; çoğu yerde evli olup olmadığımı sordular, çocuk isteyip istemediğimi… Bir kafede garsonluk buldum sonunda ama her gün eve dönerken mahalledekilerin bakışlarından utanıyordum.
Bir gün annem aradı köyden:
“Elif’im… Kızım, ne yaptın sen? Baban çok üzgün… İnsanlar konuşuyor.”
Annemin sesi titriyordu; ben de ağlamaya başladım telefonda.
“Anne… Ben çok yoruldum. Hep başkaları için yaşadım… Bir kere de kendim için yaşamak istiyorum.”
Annem sustu uzun süre. Sonra sadece şunu dedi: “Sen mutlu ol kızım… Başka hiçbir şey önemli değil.”
O an ilk defa annemin de beni anladığını hissettim.
Günler geçtikçe biraz daha güçlendim ama içimdeki korku hiç geçmedi. Murat boşanmak istemedi; “Seni affederim,” dedi defalarca. Ama affedilecek bir şey yoktu ki… Ben sadece özgür olmak istiyordum.
Bir gün işten dönerken eski komşum Ayşe’yle karşılaştım.
“Elif, neredesin sen? Herkes seni konuşuyor!”
Gülümsedim acı acı: “Biliyorum Ayşe abla… Ama ben artık başkalarının ne dediğini düşünmek istemiyorum.”
Ayşe başını salladı: “Kolay değil kızım… Ama cesaretine hayran kaldım.”
Belki de en çok buna ihtiyacım vardı: Birinin cesaretimi görmesine.
Şimdi hâlâ yalnızım; geceleri korkularımla baş başa kalıyorum ama ilk defa kendime ait bir hayatım var gibi hissediyorum.
Bazen pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Acaba doğru mu yaptım? Bir kadının özgürlüğü için neleri feda etmesi gerekir? Sizce ben yanlış mı yaptım yoksa sonunda kendimi bulabilecek miyim?