Fırtına Öncesi Sessizlik: Bir Anadolu Köyünde Kırılma Noktası

“Yeter artık!” diye bağırdı babam, sesi evin kerpiç duvarlarında yankılandı. Annem, elindeki bakır tencereyi yere bıraktı; tencerenin çıkardığı metalik ses, içerideki sessizliği bıçak gibi kesti. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Beş gündür yağmur yağmıyordu ve köyümüzün toprakları, annemin elleri gibi çatlamıştı. Herkesin sabrı tükenmişti; ama en çok da babamın.

Küçük kardeşim Zeynep, korkuyla bana baktı. Gözlerinde hem açlık hem de korku vardı. Annem ise gözlerini yere indirmiş, dudaklarını sıkıca birbirine bastırmıştı. Babamın öfkesi, kuraklığın getirdiği çaresizlikle birleşip evimizin içinde dolaşıyordu. “Bu tarladan bu sene de bir şey çıkmazsa ne yapacağız?” dedi babam, sesi titriyordu. “İstanbul’a mı gideceğiz? Orada ne yapacağız? Dilencilik mi?”

O an içimde bir fırtına koptu. Babamın çaresizliğiyle ilk defa yüzleşiyordum. O güçlü adam gitmiş, yerine omuzları çökmüş bir adam gelmişti. Annem ise her zamanki gibi suskunluğuna sığınmıştı. Ben ise ne yapacağımı bilmiyordum. Köyde kalıp toprağa tutunmak mı, yoksa şehre gidip yeni bir hayat kurmak mı?

Dışarı çıktım, toprak yola doğru yürüdüm. Ayaklarımın altındaki toz bulut gibi havalanıyordu. Komşumuz Mehmet Amca’nın traktörü bozulmuştu; o da yolun kenarında oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. “Oğlum Yusuf,” dedi bana, “bu köyde artık genç kalmadı. Herkes gitti. Sen de mi gideceksin?”

Cevap veremedim. İçimdeki boşluk büyüdü. Köyümüzün cami minaresinden ezan sesi yükseldi; ama bu ses bile bana huzur vermiyordu artık. Herkesin dilinde aynı soru: “Ne olacak bu köyün hali?”

Akşam olunca sofraya oturduk. Annem kuru fasulye pişirmişti; ama fasulyeler bile taş gibiydi, sanki onlar da suya hasretti. Babam yemeğini sessizce yedi, sonra kalkıp dışarı çıktı. Annem bana döndü: “Yusuf,” dedi, “babanı anla oğlum. O da çaresiz.”

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Babamın bana ilk defa tarlada saban sürmeyi öğrettiği günü… Annemin bana ilk defa ekmek yoğurmayı gösterdiği sabahı… Şimdi ise her şey elimizden kayıp gidiyordu.

Ertesi gün köy meydanında bir toplantı yapıldı. Muhtar İsmail Bey, köylüleri toplamıştı. “Devlet yardım gönderecekmiş,” dedi umutla. Ama herkes biliyordu ki bu yardımlar yetmeyecekti. Gençler çoktan şehre gitmişti; kalanlar ise yaşlılar ve çocuklardı.

Toplantıdan sonra babam yanıma geldi: “Yusuf,” dedi, “senin için en iyisi neyse onu yap.” Gözlerinde yaşlar vardı; ama ağlamadı. O an karar verdim: Gitmeyecektim. Bu topraklarda kalıp mücadele edecektim.

Ama işler düşündüğüm kadar kolay olmadı. Kuraklık devam etti; tarlalarımızdan hiçbir şey çıkmadı. Babam hastalandı; annem daha da içine kapandı. Kardeşim Zeynep ise okula gitmek istemiyordu artık; çünkü arkadaşları birer birer köyü terk ediyordu.

Bir gece babamla uzun uzun konuştuk:
– Baba, dedim, “Belki de başka bir yol bulmalıyız.”
– Ne yolu oğlum? dedi yorgun bir sesle.
– Belki de köyde başka işler yapabiliriz… Tavukçuluk, arıcılık…
Babam başını salladı: “Sen bilirsin oğlum.”

Günler geçti, ben köyde küçük bir tavuk çiftliği kurmaya başladım. Annem başta karşı çıktı: “Yusuf, bu iş tutmaz,” dedi. Ama ben vazgeçmedim. Zeynep de bana yardım etti; kümesteki tavuklara isimler verdi.

Bir gün İstanbul’dan kuzenim Ayşe geldi. Şehirde iş bulmuştu ama mutsuzdu: “Orada hayat sandığın kadar kolay değil Yusuf,” dedi bana. “Burada kalmak istiyorsan savaşman gerek.”

Ayşe’nin sözleri bana güç verdi. Köyde kalıp mücadele etmeye karar verdim; ama bunun bedeli ağır oldu. Babamın hastalığı ilerledi; annem daha da yaşlandı. Zeynep ise yalnızlaştı.

Bir akşam babam son kez konuştu benimle:
– Oğlum, dedi, “Seninle gurur duyuyorum.”
O gece babamı kaybettik.

Cenazede köyün bütün yaşlıları toplandı; herkes ağladı. Annem sessizce ağladı; Zeynep ise bana sarıldı.

Babamdan sonra her şey değişti. Sorumluluk bana kaldı; annemi ve kardeşimi korumak zorundaydım. Tavuk çiftliği büyüdü; ama köydeki yalnızlık hiç değişmedi.

Bazen geceleri yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: Acaba doğru mu yaptım? Şehre gitseydim hayatım daha mı kolay olurdu? Yoksa burada kalıp mücadele etmek mi daha doğruydu?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Köklerinize mi tutunurdunuz yoksa yeni bir hayat için her şeyi geride bırakır mıydınız?