Son Kullanma Tarihi Geçmiş Hayatlar: Bir Anadolu Kasabasında Sessiz Çığlık
“Yeter artık, anne! Her sabah aynı şey!” diye bağırdım, ellerim titreyerek eski buzdolabının kapağını kapatırken. Annem, başörtüsünü düzeltti, gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. “Zeynep, bu yoğurdun tarihi geçmiş. Niye hâlâ dolapta tutuyorsun? Evin düzeni sana mı kaldı?”
O an mutfağın soğuk taş zemininde, ayaklarımın altındaki çatlakları izlerken içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki ben de o yoğurt gibi, son kullanma tarihi geçmişim. Annemin sesiyle irkildim: “Kızım, bak herkes evleniyor, sen hâlâ iş güç peşindesin. Komşular soruyor, ne diyeyim?”
İçimdeki öfkeyi yutmaya çalıştım. “Anne, ben evlenmek zorunda mıyım? Belki başka hayallerim var!” dedim ama sesim cılız çıktı. Annem ise duymamış gibi devam etti: “Bak, Ayşe’nin kızı geçen ay nişanlandı. Senin yaşında iki çocuk annesiydi ben.”
Babam salondan bağırdı: “Kavga etmeyin sabah sabah! Zeynep, işe geç kalacaksın.”
İşe gitmek… O kasabanın tek tekstil atölyesinde, makinelerin gürültüsünde kaybolmak… Her sabah aynı otobüs, aynı yüzler, aynı dedikodular. Otobüste yanımda oturan Emine abla yine başladı: “Zeynep kızım, annen haklı. Senin gibi akıllı bir kız niye evde kalıyor?”
Gözlerimi pencereden dışarı diktim. Tarlalar, uzakta yükselen dağlar… Sanki hepsi bana kaçacak bir yol arıyordu. Ama kasabada kaçmak kolay değildi. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin hayatına burnunu sokardı.
Atölyede makinelerin sesi arasında kaybolurken aklımda hep aynı soru: Ben ne zaman kendim olacağım? Patronun kızı Elif yanıma geldi: “Zeynep, akşam annemler yemeğe bekliyor. Annem seni çok seviyor biliyorsun.”
Elif’in annesi kasabanın ileri gelenlerinden. Herkes ona özenir. Ama ben o sofrada hep fazlalık gibi hissederim. Yine de kabul ettim. Belki biraz nefes alırım diye düşündüm.
Akşam eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu: “Nereye gidiyorsun bu saatte?”
“Yemeğe davetliyim anne.”
“Kim çağırdı?”
“Elif’in annesi.”
Annemin yüzü asıldı: “Kızım, onların sofrasında ne işin var? Onlar bizden değil.”
İçimde bir isyan yükseldi: “Anne, ben de artık kendim için bir şey yapmak istiyorum!”
Annem sessizce arkasını döndü. O an anladım; onun için hayat hep başkalarının ne dediğiyle ilgiliydi.
Eliflerin evinde sofrada herkes güler yüzlüydü ama konuşmalar hep aynıydı: “Zeynep, senin gibi çalışkan bir kız neden hâlâ evlenmedi?”
Bir an sustum. Elif bana göz kırptı. O da biliyor; kasabada kadın olmak demek, başkalarının hayallerini yaşamak demekti.
Gece eve dönerken sokak lambalarının altında yürüdüm. Ayak seslerim yankılandı. Birden arkamdan bir ses duydum: “Zeynep!” Döndüm; çocukluk arkadaşım Mehmet. Yıllardır İstanbul’da çalışıyor, yılda bir kez gelir.
“Ne yapıyorsun burada tek başına?” dedi.
“Düşünüyorum,” dedim. “Burada sıkışıp kaldım sanki.”
Mehmet gülümsedi: “Ben de öyle hissetmiştim. O yüzden gittim zaten.”
“Peki mutlu musun?”
Başını eğdi: “Her yerin derdi başka Zeynep. Ama insan kendi yolunu seçince pişman olmuyor.”
O gece uyuyamadım. Annemin odasından gelen hafif hıçkırıkları duydum. Belki de o da mutsuzdu ama bunu hiç söylememişti.
Ertesi sabah kahvaltıda annem sessizdi. Babam gazeteye gömülmüş, ablam telefonda kaynanasıyla konuşuyordu. Herkes kendi dünyasında kaybolmuştu.
Birden ayağa kalktım: “Ben İstanbul’a gitmek istiyorum.”
Annem başını kaldırdı: “Ne diyorsun sen?”
“Burada boğuluyorum anne! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”
Babam sinirlendi: “Kız başına nereye gidiyorsun? Orası kurtlar sofrası!”
Ablam araya girdi: “Baba bırak gitsin, belki mutlu olur.”
Evde bir sessizlik oldu. Annem gözleri dolu dolu bana baktı: “Sen gidersen ben ne yaparım?”
O an içimde bir suçluluk hissettim ama kararımı vermiştim.
Bir hafta sonra küçük bir valizle otobüse bindim. Annem uğurlamaya gelmedi. Babam uzaktan el salladı. Ablam sarıldı: “Korkma, her şey güzel olacak.”
Otobüs kasabadan uzaklaşırken camdan dışarı baktım; tarlalar, dağlar ve çocukluğumun geçtiği sokaklar geride kaldı.
İstanbul’a ilk adımımı attığımda kalabalık ve gürültüyle karşılaştım. Bir süre Elif’in kuzeninin yanında kaldım. İş aradım; tekstil atölyelerinde çalıştım, bazen temizlik yaptım.
Ama her gece yatağa yattığımda içimde bir huzur vardı: Artık kendi hayatımı yaşıyordum.
Aylar geçti; annemle aramızdaki mesafe azalmadı ama ben her aradığımda ona iyi olduğumu söyledim.
Bir gün kasabadan haber geldi; babam hastalanmıştı. Hemen otobüse atlayıp eve döndüm.
Babamın yanında otururken elimi tuttu: “Kızım, seni anlamadık belki ama mutluysan başka bir şey istemem.”
O an gözyaşlarımı tutamadım.
Şimdi yine İstanbul’dayım; küçük bir evde tek başıma yaşıyorum ama özgürüm.
Bazen düşünüyorum; acaba annemi ve babamı üzmeye değer miydi kendi yolumu seçmek? Yoksa herkes gibi susup başkalarının hayallerini mi yaşamalıydım?
Siz olsanız ne yapardınız? Kendi hayatınız için sevdiklerinizi üzmeyi göze alabilir miydiniz?