Bir Dilim Umut: İstanbul’un Sessiz Tramvayında
“Zeynep, bu ne hal? Yine mi o ucuz pastadan aldın?” Annemin sesi, tramvayın gürültüsünü bile bastırıyordu kulaklarımda. Oysa henüz eve varmamıştım, ama biliyordum, kapıdan içeri girer girmez ilk lafı bu olacaktı. Elimdeki plastik poşetin içindeki pastaya bakarken, camdan dışarıya, karla kaplı Kadıköy sokaklarına gözüm takıldı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Ama ben, kendi içimde yıllardır bir yere varamamıştım.
Bugün annemin doğum günüydü. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri, her doğum gününde anneme küçük bir pasta alırdım. Bu sene de farklı olmadı; maaşımdan arttırabildiğim tek şey buydu. Pastanın üstünde “Mutlu Yıllar” yazıyordu ama ben o kelimeleri her gördüğümde içimde bir şeyler kırılıyordu. Çünkü bizde ne mutluluk vardı, ne de yılların getirdiği bir huzur.
Tramvayın camına başımı yasladım. İçimdeki fırtına dinmiyordu. Geçen hafta işten çıkarılmıştım. Patronum, “Ekonomik kriz, Zeynep Hanım, kusura bakmayın,” demişti. O günden beri anneme işsiz kaldığımı söyleyemedim. Çünkü o hep güçlü olmamı isterdi. “Sen bizim gururumuzsun,” derdi. Ama ben artık ne gurur kalmıştı içimde ne de umut.
Telefonum titredi. Annem arıyordu. Açmaya cesaret edemedim. Biliyordum, yine “Neredesin? Geç kalma!” diyecekti. Oysa ben her zamanki gibi geç kalmak istiyordum; çünkü eve gidince yüzleşmek zorunda kalacaktım.
Tramvayda yanımda oturan yaşlı bir adam bana baktı. Göz göze geldik. Gözlerinde bir sıcaklık vardı ama konuşmadık. İstanbul’da insanlar birbirine bakar ama konuşmazlar. Herkesin kendi derdi kendine yeter.
Birden tramvay sarsıldı, genç bir çocuk içeri girdi, elinde simitler vardı. “Simit! Taze simit!” diye bağırdı. Kimse dönüp bakmadı bile. O an düşündüm: Biz de böyle değil miyiz? Hayat bize ne sunarsa sunsun, başımızı çevirip görmezden geliyoruz.
Sonunda durağıma geldim. Poşeti sıkıca tuttum ve indim. Kar ayaklarımın altında eziliyordu. Annemin apartmanına yaklaştıkça kalbim daha hızlı atmaya başladı. Kapıyı çaldım. Annem açtı kapıyı; saçları bembeyaz olmuştu, gözlerinin altı morarmıştı yorgunluktan.
“Hoş geldin kızım,” dedi sessizce.
“Doğum günün kutlu olsun anne,” dedim ve pastayı uzattım.
Annem pastaya baktı, sonra bana döndü: “Zeynep, sen iyi misin? Gözlerin dolu dolu.”
Bir an sustum. İçimdeki bütün kelimeler boğazıma düğümlendi. Sonra dayanamayıp ağlamaya başladım.
“Anne… İşten çıkarıldım,” dedim titrek bir sesle.
Annem bana sarıldı. “Kızım… Her şey geçer, iş de bulunur para da kazanılır. Ama senin sağlığın, huzurun önemli.”
O an anladım ki annemin bana kızgınlığı pastanın ucuzluğuna değil, benim kendimi bu kadar yalnız hissetmeme idi.
O akşam sofrada üç kişiydik: Annem, ben ve geçmişimizin gölgesi. Annem eski fotoğrafları çıkardı; babamın gençlik fotoğrafına baktık uzun uzun.
“Baban da böyle zamanlarda hep susardı,” dedi annem. “Ama susmak çözüm değil Zeynep.”
O gece annemle uzun uzun konuştuk. Hayatın zorluklarını, İstanbul’da kadın olmanın ağırlığını, işsizliğin getirdiği utancı… Annem bana kendi gençliğini anlattı: “Ben de senin yaşındayken hayallerim vardı,” dedi. “Ama hayat başka türlü aktı.”
Bir anda içimde bir isyan yükseldi: “Neden hep kadınlar susmak zorunda kalıyor anne? Neden hep biz idare ediyoruz?”
Annem gözlerime baktı: “Çünkü başka çaremiz yoktu kızım… Ama senin var.”
O gece karar verdim; artık susmayacaktım. Ertesi gün iş aramaya başladım; eski arkadaşlarımla konuştum, CV’mi güncelledim. Her reddedilişte yine ağladım ama pes etmedim.
Bir ay sonra küçük bir yayınevinde iş buldum. Maaşı azdı ama kitapların arasında olmak bana iyi geliyordu.
Anneme ilk maaşımla daha güzel bir pasta aldım; bu sefer üstünde sadece “Umut” yazıyordu.
Şimdi bazen tramvayda giderken camdan dışarı bakıyorum ve düşünüyorum: Hayat bazen çok ağır geliyor insana ama belki de en karanlık anda umut etmek gerekiyor.
Sizce de bazen en ucuz pastanın bile anlamı büyük olmuyor mu? Ya da siz hiç annenize gerçekleri söylemekten korktunuz mu?