Kuzinim Zeynep: Bir Hayatın Kırılma Noktası
“Neden hep senin istediğin oluyor, Zeynep?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. Annem mutfaktan çıkıp bana sert bir bakış attı, “Ayşe, yeter artık! Kuzenin misafir, biraz anlayışlı ol.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Zeynep yine kazanmıştı. O her zaman kazanırdı.
Ben Ayşe. 32 yaşındayım ve hâlâ çocukluğumun gölgesinden çıkamadım. Her şey, Zeynep’in İstanbul’dan bizim yanımıza, Bursa’ya yaz tatillerinde gelmesiyle başladı. Annemle babam, “Bak Ayşe, Zeynep şehirde büyüdü, ona örnek al,” derlerdi. Sanki ben eksiktim de o tamdı. Oysa ben de onun gibi olmak isterdim; saçlarım onunki gibi dalgalı, gülüşüm onunki gibi özgüvenli olsun isterdim.
Her yaz, dedemlerin köyüne giderdik. O köyde zaman başka akardı; sabahları horoz sesiyle uyanır, akşamları yıldızların altında hayaller kurardık. Ama Zeynep gelince her şey değişirdi. Dikkatler ona kayardı. Dedem bile “Zeynep kızım, bak ne güzel büyümüşsün,” derdi. Ben ise arka planda kalırdım.
Bir gün, köyün arkasındaki dereye gitmiştik. Zeynep bana dönüp, “Ayşe, sen neden hiç konuşmuyorsun? Korkak mısın?” dedi. İçimden ona bağırmak geldi ama sustum. Çünkü ne söylesem eksik kalacaktı. O gün ilk defa kendimi gerçekten yalnız hissettim.
Yıllar geçti. Lise bitti, üniversiteye başladık. Ben Uludağ Üniversitesi’nde okudum, Zeynep ise Boğaziçi’nde. Annem hâlâ onun başarılarını anlatırdı misafirlere: “Zeynep’in İngilizcesi çok iyiymiş, geçen gün yabancı bir hocasıyla konuşmuş.” Ben ise kendi başarılarımı anlatmaya utanırdım.
Bir gün annemle mutfakta otururken sordum: “Anne, neden hep Zeynep’i örnek gösteriyorsun? Ben de senin kızınım.” Annem bir an durdu, gözleri doldu: “Kızım, senin de yolun açık olsun istiyorum. Ama Zeynep’in hayatı farklı işte.” O an anladım ki bazen ailede bile adalet yoktu.
Zeynep’le aramızdaki mesafe büyüdü. Sosyal medyada paylaştığı fotoğraflara bakıp iç geçirirdim; Boğaz’da kahvaltılar, yurtdışı gezileri… Ben ise Bursa’da küçük bir ofiste çalışıyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve ona mesaj attım: “Zeynep, İstanbul’a geldiğimde buluşalım mı?”
Cevabı kısa ve soğuktu: “Bu ara çok yoğunum Ayşe’cim, belki başka sefere.” O an çocukluğumuzdaki o sıcaklığı özledim. Birlikte çamurda oynadığımız günleri…
Yıllar sonra dedem vefat etti. Cenazede tüm aile bir araya geldik. Zeynep siyah bir elbise giymişti, yine herkes ona bakıyordu. Yanına gittim ve sessizce sordum: “Nasılsın?” Bana baktı ve gözleri doldu: “Hiç iyi değilim Ayşe… Biliyor musun, bazen her şeyin yolunda görünmesi insanı daha da yalnız bırakıyor.” O an ilk defa onun da kırılgan olduğunu gördüm.
Cenazeden sonra köyde eski evimize gittik. Çocukken saklambaç oynadığımız odada oturduk. Zeynep bana döndü: “Ayşe, annemle babam hep senden daha başarılı olmamı isterdi. Hiç mutlu olmadım.” Şaşırdım. “Ama herkes seni örnek gösterirdi,” dedim. Gülümsedi: “Bazen başkalarının gözünde mükemmel olmak, insanın kendi gözünde eksik hissetmesine sebep oluyor.”
O gece uzun uzun konuştuk; aile baskısı, kıskançlıklarımız, birbirimize söyleyemediklerimiz… Sabah olduğunda ikimiz de biraz hafiflemiştik ama geçmişin izleri kolay silinmiyordu.
Şimdi 32 yaşındayım ve hâlâ o yaz akşamlarını düşünüyorum. Belki de ailede en büyük yara, birbirimizi anlamadan kıyaslamakta saklıydı. Şimdi size soruyorum: Sizin de ailenizde böyle kıyaslamalar oldu mu? Hiç kendinizi eksik hissettiniz mi? Yoksa hep başkalarının gölgesinde mi yaşadınız?