Bir Lamba Kadar Umut: Gülten Hanım’ın Akşamı
“Anne, yine mi ocağı açık unuttun?!” diye bağırdı kızım Elif, kapıdan içeri girerken. O an, apartmanın koridorunu saran lahana ve yanık elektrik kokusu, içime işledi. Sanki yıllar önceki o gürültülü, kalabalık günlerden bir hatıra gibi… Şimdi ise bu kokular, yalnızlığımı daha da derinleştiriyordu.
Elif’in sesiyle irkildim. “Unutmadım kızım, sadece biraz dalgındım,” dedim ama gözlerimi kaçırdım. Çünkü biliyordum; Elif’in bana olan sabrı tükenmişti. Oysa ben… Ben sadece eski günleri düşünüyordum. O günleri, evde çocuklar koşarken, mutfakta tencereler kaynarken, eşim Mehmet’in akşam işten gelişini beklerken…
Ama şimdi Mehmet yok. Oğlum Cem yurtdışında, Elif ise kendi hayatının telaşında. Ben ise bu eski apartmanda, her akşam aynı kokularla baş başa…
Elif mutfağa girdi, ocaktaki tencereyi kontrol etti. “Anne, kaç kere söyledim? Artık yalnız yaşamanı istemiyorum. Bak, geçen hafta da elektrikler atmıştı. Ya bir şey olursa?”
İçimde bir isyan yükseldi ama sesimi çıkaramadım. Çünkü haklıydı. Yaşlandıkça ellerim titriyor, hafızam bulanıklaşıyor. Ama bu ev… Bu ev benim son kalemdi. “Biliyorum kızım,” dedim sessizce, “ama burası benim yuvam.”
Elif’in gözleri doldu. “Anne, Cem de diyor ki seni yanına alalım. Almanya’da daha iyi bakılır sana.”
Almanya… Oğlumun gidişi hâlâ içimi sızlatıyor. Bir zamanlar bu apartmanda çocuk sesleri yankılanırken, şimdi onların hepsi başka hayatlarda…
O gece Elif bana kalmak istedi ama ben istemedim. “Git kızım,” dedim, “ben iyiyim.” Ama Elif kapıdan çıkarken arkasından bakarken içimde bir boşluk hissettim. Sanki her gidişinde biraz daha yalnızlaşıyordum.
Gece boyunca uyuyamadım. Dışarıda rüzgar uğulduyor, apartmanın eski elektrik tesisatı arada bir cızırdıyordu. Lambamın ışığı titriyordu; sanki umutlarım gibi…
Birden Mehmet’in sesi kulaklarımda yankılandı: “Gülten, hayat ne olursa olsun devam eder. Yeter ki lamban sönmesin.”
O an gözlerim doldu. Mehmet’i kaybettiğimde de böyle hissetmiştim; sanki her şey bitmişti. Ama sonra çocuklar için ayakta kalmam gerektiğini anlamıştım.
Sabah olduğunda kapı çaldı. Komşum Şükran Hanım elinde bir tabak börekle geldi. “Gülten abla, dün gece ışığın geç saatlere kadar yanıyordu. İyi misin?”
Gülümsedim ama gözlerim doldu. “İyiyim Şükran’cığım, sadece biraz düşündüm.”
Şükran Hanım içeri girdi, mutfağa geçti. “Bak Gülten abla,” dedi, “biz de yaşlandık ama yalnız kalmak zor. Kızın haklı; insanın yanında biri olmalı.”
Birden öfkelendim: “Ben yalnız kalmak istemiyorum ki! Ama çocuklarımın hayatına yük olmak da istemem.”
Şükran Hanım sessizce başını salladı. “Ama yük değilsin ki… Sen onların annesisin.”
O gün boyunca kafamda bu cümle döndü durdu: ‘Sen onların annesisin.’ Ama annelik ne zaman biterdi? Çocuklar büyüyünce mi? Onlar başka ülkelere gidince mi?
Akşam olunca Elif tekrar aradı. “Anne, karar verdik; seni Almanya’ya götüreceğiz. Cem de çok istiyor.”
Bir an sustum. Sonra dedim ki: “Elif, ben burada kalmak istiyorum. Burası benim geçmişim, anılarım burada.”
Elif’in sesi titredi: “Ama anne… Biz sensiz ne yaparız?”
O an anladım; yalnız olan sadece ben değildim. Çocuklarım da benden uzak kaldıkça eksiliyordu.
Gece lambamı yaktım; ışığı titriyordu ama hâlâ yanıyordu.
Ertesi sabah Elif geldiğinde ona sarıldım. “Kızım,” dedim, “belki de haklısınız. Belki de birlikte yeni bir başlangıç yapmalıyız.”
Elif’in gözleri parladı; ilk defa uzun zamandır böyle mutlu görmüştüm onu.
Ama içimde bir korku vardı: Ya orada da yalnız hissedersem? Ya geçmişimi tamamen kaybedersem?
O akşam valizimi hazırlarken eski bir fotoğraf albümü buldum. Mehmet’le ilk evlendiğimiz günün fotoğrafı… Çocukların doğum günleri… Hepsi bu evde geçmişti.
Valizimi kapatırken lambamın ışığına baktım; hâlâ yanıyordu.
Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Geçmişinizi bırakıp yeni bir hayata başlar mıydınız? Yoksa köklerinizin olduğu yerde mi kalırdınız?