Avluda Yalnız: Bir Türk Annenin Köydeki Mücadelesi
“Yine mi geç geldin Zeynep? İnsan biraz utanır!” Annemin sesi, avlunun taş duvarlarında yankılandı. Elimdeki poşetleri yere bırakırken içimde bir yumru büyüdü. Oğlum Emir, kapının arkasında sessizce bana bakıyordu. Gözlerindeki korkuyu gördüm; her tartışmamızda biraz daha içine kapanıyordu.
Küçük bir Anadolu köyünde, tek başına bir kadın olmak… Hele ki bir çocukla! Herkesin gözü üzerimdeydi. Sabah bakkala gittiğimde, Ayşe Teyze’nin fısıltılarını duymamak imkânsızdı: “Kocası gittiğinden beri iyice başıboş kaldı.” Sanki her hareketim, köyün ortasında bir suçmuş gibi izleniyordu.
O gün de öyleydi. İşten geç çıkmıştım; kasabadaki tekstil atölyesinde çalışıyordum. Eve dönerken yolun kenarında durmuş, derin bir nefes almıştım. “Zeynep, dayanacaksın,” diye mırıldandım kendime. Ama eve girer girmez annemin bakışları, sanki bütün gücümü emiyordu.
“Anne, işten geç çıktım. Emir’i de okuldan aldım, markete uğradık,” dedim yorgun bir sesle.
“Her şey bahanedir sana! Eskiden kadınlar böyle miydi? Hem çocuk hem iş… Olmaz böyle!”
Bazen annemin sözleri bıçak gibi saplanıyordu kalbime. Babam ise sessizdi; akşamları televizyonun karşısında oturur, hiçbir şeye karışmazdı. Sanki ben yokmuşum gibi davranırdı.
Emir’in küçük elleri eteğime yapıştı. “Anne, acıktım,” dedi kısık bir sesle.
“Tamam oğlum, hemen hazırlayacağım.”
Mutfakta yemek yaparken gözlerim doldu. Kaç gece, oğlum uyuduktan sonra sessizce ağladım? Kaç kez, “Neden ben?” diye sordum kendime? Kocam Mustafa gittiğinde, herkes bana “Sabret” demişti. Ama sabretmek neydi? Her gün aynı bakışlara, aynı dedikodulara maruz kalmak mıydı?
Bir akşam, komşumuz Hatice abla kapımı çaldı. “Zeynep, kusura bakma ama köyde konuşulanlar hoş değil,” dedi utanarak. “Senin iyiliğin için söylüyorum.”
“Ne konuşuluyor Hatice abla?”
“Yani… Tek başına kadınsın ya… Hani bazen kasabaya gidiyorsun ya… İnsanlar yanlış anlıyor.”
İçimdeki öfkeyi zor tuttum. “Ben oğlum için çalışıyorum! Kimseye hesap vermek zorunda değilim!” dedim ama sesim titriyordu.
O gece uyuyamadım. Pencerenin önünde oturup yıldızlara baktım. “Bir gün buradan gideceğim,” dedim kendi kendime. “Bir gün kimse bana karışamayacak.” Ama ertesi sabah yine aynıydı her şey. Annem kahvaltıda surat asıyor, babam gazeteye gömülüyordu.
Bir gün Emir okuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarım babamın neden olmadığını soruyor. ‘Senin annen kötü kadın’ diyorlar.”
Dünyam başıma yıkıldı o an. Oğlumun gözyaşlarını silerken içimden bir parça koptu. “Senin annen kötü kadın değil oğlum,” dedim titreyen bir sesle. “Biz sadece farklıyız.”
Ama köyde farklı olmak kolay değildi. Herkes aynı olmak isterdi burada; aynı sofrada oturmak, aynı duaları etmek, aynı hayatı yaşamak… Ben ise her gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Bir gün cesaretimi topladım ve anneme karşı çıktım. “Anne, ben bu evde böyle yaşamak istemiyorum! Emir’le kendi evimize çıkacağız.”
Annemin gözleri doldu; ilk kez beni gerçekten dinlediğini hissettim.
“Zeynep, ben seni korumak istiyorum,” dedi sessizce.
“Beni korumak değil anne… Beni anlamak istiyorsun mu?”
O gece Emir’le odama çekildim. Oğlum kollarıma sarıldı. “Anne, biz nereye gideceğiz?”
“Bilmiyorum oğlum… Ama birlikte olacağız.”
Ertesi hafta kasabada küçük bir ev buldum. Kira ucuzdu ama eskiydi; duvarları rutubet kokuyordu. Yine de kendi evimizdi! İlk gece yerde battaniyelerin üstünde uyuduk. Emir’in yüzünde ilk kez gerçek bir gülümseme gördüm.
Ama zorluklar bitmedi. İşte daha fazla mesai yapmak zorunda kaldım; bazen Emir’i yalnız bırakıyordum. Komşular yine konuşuyordu: “Çocuğu başıboş bırakıyor.”
Bir akşam işten dönerken Emir’i parkta ağlarken buldum. Yanına koştum.
“Ne oldu oğlum?”
“Anne, seni özledim… Hep çalışıyorsun.”
O an anladım ki; ne kadar güçlü olmaya çalışırsam çalışayım, oğlumun sevgisine ihtiyacım vardı. Onu kucağıma aldım.
“Biliyorum oğlum… Ama başka çaremiz yok.”
Yıllar geçti böyle… Emir büyüdü; ben de güçlendim. Artık köydeki dedikodular umurumda değildi. Annem arada arardı; hâlâ sitem ederdi ama artık beni kırmıyordu.
Bir gün Emir lise diplomasını elinde tutarken bana sarıldı: “Anne, sen olmasaydın ben burada olmazdım.”
O an gözyaşlarımı tutamadım.
Şimdi geçmişe bakınca hâlâ içimde sızı var ama oğlumla kurduğum hayata sahip çıkmanın gururunu yaşıyorum.
Bazen düşünüyorum: Toplumun yargıları mı daha ağır, yoksa kendi korkularımız mı? Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi yolunuzu seçmeye cesaret edebilir miydiniz?